Ne zaman ülkede bir şiddet sarmalı baş gösterse, ne zaman ahlaki bir çöküşün eşiğine geldiğimizi hissetsek, olağan şüpheliler hemen sanık sandalyesine oturtulur: Televizyon dizileri! Kravatlı kanaat önderleri ekranlara çıkıp büyük laflar ederler: "Mafya dizileri gençleri şiddete özendiriyor!", "Entrika dizileri aile yapımızı dinamitliyor, ahlaksızlığı körüklüyor!" Peki, gerçekten öyle mi? Televizyonun fişini çektiğimizde sokaklarımız birer İsviçre kasabasına, evlerimiz ise birer ahlak mabedine mi dönüşecek? Kusura bakmayın ama bu, toplumsal ikiyüzlülüğümüzün en konforlu yalanıdır. Bence hayır; diziler toplumu bozmaz, bozulmuş bir toplum o dizilerde kendi yansımasını bulur.
Eğer şiddet ve suç, kurgusal yapımlarla izah edilebilecek kadar basit kavramlar olsaydı, bugün Avrupa’nın ve Amerika’nın kan gölüne dönmesi gerekirdi. Dünyanın en çok izlenen, sinema tarihine geçen suç filmleri, mafya dizileri Batı’da çekiliyor. The Sopranos'u, Peaky Blinders'ı, Narcos'u ya da İskandinavların o kan donduran karanlık suç dizilerini izleyen Avrupalılar, ertesi sabah ellerinde tespih ve bellerinde silahla sokağa mı dökülüyor? Hayır. Çünkü orada kurgu ile gerçeği, sanat ile sokağı birbirinden ayıran bir toplumsal bilinç var.
Hafızamızı biraz yoklayalım... Çok uzağa değil, 90'ların sonuna, 2000'lerin başına gidelim. Türkiye, sokaklarında Miroğlu yasalarının estiği Deli Yürek fırtınasını yaşamadı mı? Ya da ekranların en uzun soluklu aile dramı Yaprak Dökümü? Ali Rıza Bey’in ailesinin paramparça oluşunu, ihanetleri, entrikaları, yalı ve apartman daireleri arasına sıkışmış ahlaki çöküntüleri nefesimizi tutarak izledik.
Peki, o dönemlerde Deli Yürek var diye herkes mafya mı oldu? Yaprak Dökümü yayınlanıyor diye toplum bir gecede yozlaşıp ahlakını mı yitirdi? Hayır. O zamanlar bu diziler yine reyting rekorları kırıyordu ama "toplumsal çürüme" dediğimiz o ağır koku bugünkü kadar genzimi yakmıyordu. Neden biliyor musunuz? Çünkü o dönem toplumun tutunabileceği başka dallar vardı.
Bugün yaşadığımız ve faturasını senaristlere kesmeye çalıştığımız o "toplumsal çürüme"nin arkasında iki devasa gerçek yatıyor: Ekonomi ve Cehâlet.
Bir toplum, televizyonda yalan söyleniyor diye yalancı olmaz. Ama bir baba, akşam eve ekmek götüremediğinde, asgari ücretle ay sonunu getirmek bir mucizeye dönüştüğünde, yani ekonomik çöküş başladığında, işte o zaman ahlaki esneklikler de başlar. Ekonomi sadece cebimizdeki parayı değil, toplumun sinir sistemini, tahammül sınırını ve vicdanını da yönetir. Adalete ve alın terine olan inancın kaybolduğu, kısa yoldan köşe dönmenin yegâne kurtuluş olarak görüldüğü bir düzende, mafyatikleşmeyi ekranda değil, bizzat hayatın içinde aramak gerekir. Yoksulluk ve umutsuzluk, ahlakı en hızlı kemiren asitlerdir.
İkinci büyük failimiz ise az okumaktır. Düşünen, okuyan, sorgulayan bir beyin için televizyon dizisi sadece bir seyirliktir, bir eğlencedir. Ama kitapların yerini ucuz sosyal medya algoritmalarının aldığı, kelime dağarcığının 100 kelimeye düştüğü, analitik düşünme yeteneğinin dumura uğradığı bir toplumda; kurgu ile gerçek birbirine girer. Okumayan bir toplum, izlediği her şeyi bir yaşam kılavuzu zanneder. Entrikayı zekâ, zorbalığı ise güç zannetme yanılgısı, dizilerin başarısı değil, eğitim sisteminin ve okuma alışkanlığının iflasıdır.
Ezcümle; aynaya bakmaya cesareti olmayanlar, suçu hep camdaki yansımaya atarlar. Televizyon dizileri toplumun ahlakını bozmaz, sadece var olan fay hatlarının üzerinde sörf yapar. Eğer sokaklardaki şiddeti ve evlerdeki çürümeyi durdurmak istiyorsanız, televizyonun kumandasına değil; ekonominin direksiyonuna ve kütüphanelerin raflarına bakmalısınız.
Çünkü tok, güvende ve okuyan bir insanı, hiçbir senaryo yozlaştıramaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: