Bir ressam üzerinden harika bir fotoğraf çekmek istiyorum bu yazıda. Türk resminde özgünlük meselesini konuşurken aklıma Ferruh Karakaşlı ile sohbetlerimiz geldi ve onun üzerinden yazmak istedim konuyu. Türk resim sanatı orijinal mi? Ressam eserleri başkasına benziyor mu? Ferruh Karakaşlı resmi orijinal mi? Otantik ve kimseye benzemeyen Ferruh Karakaşlı olgusundan söz edebilir miyiz? “Ferruh Karakaşlı Gibi Resim Yapmak” ne demek? Hep bunları tartışacağım. Özgün bir sanat tartışması olarak ele alın yazıyı lütfen.
Ferruh Karakaşlı’nın resimleriyle karşılaştığınızda ilk hissettiğiniz şey, bir şehrin kalabalık bir meydanında aniden gökyüzüne açılmış bir pencere bulmuş gibi olmaktır. O pencereden neyin göründüğünü hemen anlayamazsınız; önce bir karmaşa, renklerin ve çizgilerin birbirine girdiği bir dans, sonra yavaş yavaş beliren yüzler, giysiler, geometrik parçalar ve en nihayetinde bir hikâye. Onun gibi resim yapmak, bu pencereden bakmayı öğrenmek kadar, o pencerenin ardındaki dünyayı kendi içinde taşıyabilmek demektir.
Karakaşlı’nın fırçasından çıkan her tuval, öncelikle bir başkaldırıdır. Sakin, dengeli, usulca düzenlenmiş natürmortlara ya da izleyeni sessizliğe davet eden manzaralara karşı bir başkaldırı. Onun işlerinde her zaman bir telaş, bir acele, bir şenlikli gürültü vardır. Bu gürültünün içinde kaybolmamak içinse sanatçının kendine özgü bir pusulası bulunur: yaratıcı kaos. Karakaşlı bu kaosu bir yıkım değil, aksine yepyeni düzenlerin doğduğu bir ana rahmi olarak görür. Tuvale baktığınızda üst üste binmiş figürler, birbirini kesen çizgiler, kimi zaman tanıdık kimi zaman hiç görmediğiniz hayvanlar ve insanlar… Bütün bunlar birbirini ezerken, aslında ince bir ritmin parçası olduklarını fark edersiniz. Bu ritmi duyabilmek için gözünüzü değil, içinizdeki zaman duygusunu kullanmanız gerekir. Çünkü Karakaşlı’nın resimleri dört boyutludur. Sıradan bir tuval yalnızca en ve boy sunarken, onun tuvalleri derinlik ve zamanı da kucaklar. Resmin yüzeyine serpiştirilmiş üçgenler, kareler, eğik dikdörtgenler, âdeta bir filmin kare kare kesilip aynı anda gösterilmesi gibidir. O küçük geometrik adacıklar, zamanda yolculuk yapmanızı sağlar. Sol üst köşedeki kırmızı bir üçgen, geçmişte kalmış bir anıyı fısıldarken, sağ alt köşedeki mavi bir kare, geleceğe dair bir umudu imler. Bu yüzden Karakaşlı’nın resimlerine ne kadar uzun bakarsanız bakın, her seferinde farklı bir ayrıntı, farklı bir hikâye yakalarsınız. Onun gibi resim yapmak, zamanı parçalara ayırmayı ve bu parçaları bir orkestra şefi gibi yönetmeyi gerektirir.
Ferruh Karakaşlı Gibi Resim Yapmak
Ancak tüm bu karmaşık yapının temelinde, sanatçının en büyük sırrı yatar: “Asla bakarak resim yapmadım.” Karakaşlı için gerçek, yalnızca gözün gördüğü şey değildir. Gerçek, beynin içinde dönen imgelerin, rüyaların, anıların ve hayallerin toplamıdır. Bu yüzden onun figürleri, hiçbir zaman gerçek dünyanın bir kopyası olmaz. Bir köpek, bir at, bir insan yüzü, kravat takmış, papyon bağlamış, şapkalarını yan giymiş bir şekilde karşınıza dikilir. Onlar, olduklarından biraz daha fazlasıdır; birer karaktere, birer hikâye anlatıcısına dönüşmüşlerdir. Bu figürleri yaratırken Karakaşlı, aynı zamanda bir moda tasarımcısı olarak da düşünür. Kumaşın dokusunu, bir ceketin yakasının duruşunu, rengin bir giysi üzerinde nasıl titreşeceğini bilir. Resimleri, tıpkı bir defile gibi katman katman açılır; önce bir siluet, sonra bir desen, sonra bir aksesuar, sonra o aksesuarın ardına gizlenmiş bakışlar.
İşin içine mizah da karışır elbette. Karakaşlı’nın dünyası asla tamamen ciddi değildir; olsa olsa ciddi bir eğlencenin içindedir. Bir köpeğin papyon takması, bir ayının smokin giymesi, tüm o kalabalığın içinde bir yerlerde saklanan küçük bir sürpriz… Bunlar, hayatın kendisine karşı satirik bir tebessüm gibidir. Sanki sanatçı, izleyicinin kulağına eğilip fısıldar: “Ne bu kadar ciddisiniz, bakın her şey ne kadar renkli ne kadar dans dolu.” İşte bu yüzden Karakaşlı, kendi resimlerini “antidepresan” olarak tanımlar. Ona göre iyi bir resim, içtiğiniz bir ilaç gibi değil, dinlediğiniz neşeli bir melodi gibi etki etmelidir. Sizi olduğunuz yerden hafifçe kaldırmalı, omuzlarınızdaki ağırlığı almalı ve gözlerinizin önüne bir karnaval ser melidir.
Peki, tüm bunları yaparken Karakaşlı hangi yöntemleri kullanır? Onun tekniğini anlamak için Viyana günlerine, Hundertwasser ve Alfred Hrdlicka’nın atölyelerine gitmek gerekir. Orada, organik formların çılgınlığı ile ekspresyonist dokunuşun gücünü birleştirir. Fırça darbeleri asla ürkek değildir; büyük bir özgüvenle tuvale konar, yayılır, bazen bir leke halinde kalır, bazen keskin bir kontura dönüşür. Renkler doygun, neredeyse çığlık atacak kadar canlıdır. Ama bu canlılığın içinde bir bilinç yatar: Hangi rengin yanında hangi rengin duracağı, hangi tonun hangi duyguyu tetikleyeceği, yılların deneyimiyle test edilmiş gibidir. Aynı zamanda dekonstrüktivist bir yaklaşımla, her şeyi parçalar, sonra konstrüktivist bir mantıkla yeniden birleştirir. Parçaların arasındaki boşluklar, aslında birer nefes alma alanıdır. O boşluklara izleyicinin kendi hikâyesini yerleştirmesi beklenir.
Ferruh Karakaşlı gibi resim yapmak, öncelikle korkusuz olmayı gerektirir. Gözünüzün alıştığı düzenin dışına çıkma cesaretini, bir figürün kolunu olması gerekenden uzun, bir yüzü olması gerekenden eğik çizme özgürlüğünü. Ama aynı zamanda bu özgürlüğü taşıyacak bir omurga inşa etmeyi de bilmelisiniz. Çünkü gerçek kaos, ancak onu yönetebilecek bir zihinle anlam kazanır. Karakaşlı’nın tuvallerinde gördüğünüz o coşkulu karmaşa, bir başıboşluğun değil, tam tersine büyük bir hakimiyetin eseridir. Tıpkı bir caz müzisyeninin, kuralları yıkmak için önce kuralları en iyi şekilde bilmesi gerektiği gibi.
Sonunda, onun gibi resim yapmak, sadece teknik bir taklit değil, bir yaşama biçimine dönüşür. Gündelik hayatta karşılaştığınız her sıradan anı, bir resmin içinde patlamaya hazır bir renk zerresi gibi görmeyi öğrenirsiniz. Bir kafenin önünde duran şapkalı bir adam, parkta koşan tüylü bir köpek, omzunda dövme olan bir genç kız… Her biri, Karakaşlı’nın evreninde bir karaktere dönüşmek için sırasını bekler. Ve siz, fırçanızı elinize aldığınızda, artık dış dünyayı değil, içinizde biriken tüm bu imgeleri tuvale dökersiniz. O zaman anlarsınız ki, Ferruh Karakaşlı gibi resim yapmak, aslında kendi iç dünyanızın kapılarını aralamak, onu neşeyle, renkle ve biraz da muziplikle dışarıya vurmaktır. Ve belki de en önemlisi, yaptığınız her resimde, hayatın ne kadar kısa ve ne kadar dans edilesi olduğunu hatırlamaktır.
Taranan inkler
https://www.indyturk.com/node/768975/b%C3%BCy%C3%BCk-paris-sergisi-ve-ferruh-karaka%C5%9Fl%C4%B1n%C4%B1n-kaotik-evreni
https://www.oggusto.com/sanat/ferruh-karakasli
https://www.istanbulsanatdergisi.com/ferruh-karakasli-ile-hayalden-gercege/
https://www.artfulliving.com.tr/gundem/ferruh-karakaslinin-kaotik-harmoni-sergisi-galeri-mizde-i-32097
Yorumlar
Kalan Karakter: