ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı askeri operasyon, bölgesel bir çatışmayı çoktan aşarak, hak ile batılın kadim mücadelesinin teolojik ve jeopolitik bir tezahürüne dönüşmüş durumda. Ancak bu savaş, tarafların iddia ettiği kadar kutsal; zira her iki taraf da kendi meşruiyetini ilahi bir referansa dayandırıyor. Bu karmaşada İsrail’in rolü, İran’ın BAE vurması ve Türkiye’nin ateş çemberindeki konumu, savaşın seyrini olduğu kadar geleceğimizi de belirleyecek kritik başlıklar.
Savaşın Felsefi Temeli: İki Kutbun Çarpışması
ABD Başkanı Donald Trump’ın, operasyonu duyurduğu videoda İran halkına seslenerek “Özgürlük vaktiniz geldi” çağrısı yapması , bu savaşın Washington ve Tel Aviv cephesinde nasıl bir “medeniyet misyonu” olarak çerçevelendiğini gösteriyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ise “tiranlığın boyunduruğundan kurtulma” vurgusu , çatışmaya ideolojik bir boyut katıyor. Bu perspektiften bakıldığında, savaş ABD ve İsrail için “demokrasi getirme” adı altında bir “hak” mücadelesi.
Öte yandan İran cephesi, bu saldırıyı “yasadışı ve gayrimeşru” olarak nitelendirirken, kendisini “Direniş Ekseni”nin lideri ve İslam dünyasının namus bekçisi olarak konumlandırıyor. İranlı yetkililerin “kırmızı çizgi yok” açıklaması , Tahran’ın bu savaşı bir varoluş mücadelesi olarak gördüğünün en net kanıtı. İran için bu savaş, işgalci ve küfür odaklarına karşı “batıla” karşı verilen bir cihattan başka bir şey değil. Bu iki kutbun çatışması, ne yazık ki, bölge halklarının kanıyla sulanan bir zemin üzerinde yükseliyor.
İsrail’in Konumu: Ateşe Körükle Giden Bir Ortak
Bu savaşın mimarlarından biri olan İsrail, sadece ABD’nin bölgedeki jandarması değil, aynı zamanda kendi varoluşsal güvenlik doktrinini İran’ın nükleer programının tamamen imhası üzerine kuran bir aktör. Netanyahu’nun “İran’ın nükleer silah edinmemesi” gerektiği yönündeki açıklamaları , Tel Aviv’in uzun süredir beklediği fırsatı yakaladığını gösteriyor. İsrail, geçen yaz yaşanan 12 günlük çatışmada ve 7 Ekim sonrası dönemde Hizbullah’a ağır darbeler vurarak İran’ın vekalet savaşı stratejisini zayıflatmıştı. Şimdi ise asıl hedefe, yani İran’ın başına yönelmiş durumda.
Ancak İsrail’in bu kadar ön planda olması, bölge ülkeleri nezdinde onu daha da yalnızlaştırıyor. 2025 yılı içinde İsrail, bölgenin başlıca istikrarsızlaştırıcı aktörü olarak anılmaya başlanmıştı . Bugün gelinen noktada, İsrail’in bu savaştaki konumu, bir katalizör görevi görerek tüm bölgeyi içine alabilecek bir yangının fitilini ateşlemiştir.
Körfez Ateş Çemberi: BAE Neden Vuruluyor?
Savaşın en dikkat çekici boyutlarından biri, İran’ın misillemesinin doğrudan ABD’nin Körfez’deki müttefiklerini hedef alması oldu. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Kuveyt ve Katar’daki ABD üsleri İran füzeleriyle vuruldu . Bu saldırılar stratejik bir mesaj taşıyor: “Benim toprağıma gelen füze, sizin üssünüzden kalkıyorsa, siz de hedefsiniz.”
Özellikle BAE’nin vurulması, sembolik bir anlam ifade ediyor. Abu Dabi’de bir alışveriş merkezine füze isabet etmesi ve bir kişinin hayatını kaybetmesi , savaşın artık sadece cephelerde değil, sivillerin arasında da olduğunu gösteriyor. BAE, İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalayan (Abraham Anlaşmaları) ilk Körfez ülkelerinden biri olarak Tel Aviv’e en yakın duran Arap ülkesi konumundaydı . İran, bu saldırıyla sadece ABD’ye değil, İsrail ile iş birliği yapan tüm Arap ülkelerine açık bir tehdit savuruyor: Bu savaşın bedelini hep birlikte ödeyeceksiniz. Kuveyt ve Bahreyn’in saldırıları kınaması ve Suudi Arabistan’ın “kardeş ülkelerle” dayanışma içinde olduğunu açıklaması , Körfez ülkelerini istemeseler de bu çatışmanın bir parçası haline getirmiştir.
Türkiye’nin Konumu ve Geleceği: Denge Siyaseti mi, Kaçınılmaz Tercih mi?
İşte tam bu noktada Türkiye, ateşin tam ortasında, ancak şimdilik alevlerin sıçramadığı bir adada duruyor. Uzmanlara göre, Türkiye’nin İncirlik gibi üslerinin hedef alınması şimdilik uzak bir ihtimal olsa da, bu durum masadan kalkmış değil . Ankara’nın konumu oldukça hassas. Bir yanda NATO üyeliği ve ABD ile ittifak ilişkileri, diğer yanda ise komşusu İran ile geliştirdiği enerji ve ticaret ilişkileri var.
Türkiye, 2025 yılında bölgede yükselen bir aktör olarak öne çıktı. İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarına karşı bir denge unsuru olarak görülmeye başlandı . Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde, Suudi Arabistan ve Katar ile yakınlaşma sağlanırken, Trump yönetimi ile de kişisel düzeyde iyi ilişkiler kuruldu. Bu durum, Türkiye’ye eşsiz bir manevra alanı sağlıyor.
Ancak dünya kaynıyor ve bu kaynamanın yarattığı dalgalar Türkiye’yi de vurabilir. İran’ın savaşı genişletme stratejisi kapsamında, Türkiye’deki NATO radar üslerinin veya askeri tesislerin hedef listesine girmesi an meselesi olabilir. Özellikle İranlı yetkililerin “Bölgedeki tüm Amerikan ve İsrail varlıkları meşru hedef” tehdidi, Türkiye’yi doğrudan tehlikenin içine sokuyor. Türk Hava Yolları’nın bölge ülkelerine uçuşlarını durdurması , savaşın ekonomik ve lojistik olarak ne denli yakınımızda olduğunun acı bir göstergesi.
Türkiye’nin geleceği, bu yangını söndürme becerisine bağlı. Bir yandan itidal çağrıları yaparken, diğer yandan sahada olup biteni dikkatle izlemek zorunda. Olası bir sığınmacı dalgası, enerji hatlarının güvenliği ve ekonomik istikrar, Ankara’nın öncelikli gündem maddeleri olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, bu tür büyük jeopolitik depremlerde “tarafsız kalmak” çoğu zaman bir tercih değil, lükstür.
Dünya Kaynıyor, Balık Ne Olacak?
“Dünya kaynıyor” tespiti, içinde bulunduğumuz durumu özetliyor. 28 Şubat 2026, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir milat olarak tarihe geçecek. Bu savaş, sadece İran’ın nükleer tesislerinin yok edilmesiyle sınırlı kalmayacak; rejim değişikliğinden ülkelerin bölünmesine, yeni müttefikliklerden derin düşmanlıklara kadar uzanan bir süreci tetikleyecektir.
Bu girdapta en büyük kaybeden, yine bölge halkları olacaktır. Başta İranlılar olmak üzere, Filistinliler, Lübnanlılar ve tüm Ortadoğu coğrafyasında yaşayanlar, büyük güçlerin satranç tahtasında birer piyon olmaktan öteye gidemeyecektir. Balıkların bütünü dediğim işte bu insanlık, yine kıyıya vuran ölüler, göç yollarında kaybolan çocuklar ve enkaz altında kalmış hayaller olacaktır.
Tarih, haklının değil, güçlünün yazdığı bir destandır. Bugün Ortadoğu’da yazılan destanın dili ise barut ve gözyaşı kokuyor. Türkiye’nin ve bölgenin geleceği, bu ateşin ne kadar büyüyeceğine ve bilgeliğin ne kadar süreyle güce galip gelebileceğine bağlı.
Savaşsız ve Barışsız bir dünya da olmaz. Bunu da unutmayın.
Savaş ve Barış birbiriyle iç içe geçmiş olgulardır.
Yorumlar
Kalan Karakter: