ATE.: En yakınlarım hep sanatçı: Vera fotografçı, sen tiyatrocu, Arkun ressam...
Benim için ne kadar zor bir durum düşün; aranızda bir ben sanatçı değilim.
İstesem ve çalışsam ben de sanatçı olabilir miyim diye merak ettim ve makale
sorusu böylelikle ortaya çıktı. Bu sorunun cevabını gerçekten merak ediyorum.
Ha’di başlayalım!

SA.: Sen de sanatçı olabilirdin ama olmayı seçmedin. Sanata hamilesin, fakat
doğurmaktan hep korkmuş olmalısın!.. Hayata bakışın zaten bunu ele veriyor.
Bazı insanlar sanat yapmazlar çünkü yaparlarsa kendilerini kaybedeceklerini
bilirler. İçlerindeki potansiyel güç, onlar için bir yetenek değil, bir tehdittir. Bu
yüzden onu korurlar, beslerler, ama serbest bırakmazlar. Senin gibi insanlar eser
üretmezler ama kendileri eserin yerine geçerler. Bu durum kimi için bir eksiklik
değildir ama ağır bir lanettir, kimisi için de bir yakıttır. Çünkü yarat(a)mayan
sanatçı, yaşamayı bir prova (hazırlık) olarak sürdürür. Yani bence sanat bilinçte
başlar. Bu yüzden üretim, sanatçının sanatçılığının kanıtı değil yalnızca
dışavurumudur. Ayrıca sanat bana göre eğitimden değil, uyumsuzluktan, kaostan
doğar; kurallardan değil, yaşamın kendisinden yani. Öğrenilecek şeyler mutlaka
vardır, teknik öğretilebilir, ama öğrenilen hiçbir şey sanatı doğrudan doğurmaz.
“Hissedememe Sancısı”nda da savunduğum gibi sanatı anlamak ve ondan zevk
almak, düşünsel bir derinlik gerektirir, sezgi yetmediğinde, felsefe devreye girer.
Sanat akademilerinde ne öğretiyorlar bilmiyorum; ben tasarım okudum. Bu
yüzden diyorum ki sanat akademilerinde teknik yanında düşünmeyi de
öğretebilirlerse faydalı olabilir.
ATE.: Tekniği mükemmel öğrendikten sonra cultivé ve raffiné biri kaostan
beslenmese de sanat yaratamaz mı? Anlamadım. Tamam kabul ediyorum; şiir
yazmak için iyi dil bilmek gerekli ise de gerçek şiir için yeterli değildir. Kalıpları
uygula ve şiir yarat, bu mümkün değil!.. İlla kalıpları, kuralları kırmak mı
gerekiyor? Evet bazen kalıpların dışına çıkmak gerekebilir sanat yaratmak için
ama kalıplar içinde sıkışıp kalındığında bile öyle bir şey ifade edersin ki pekala
sanat eseri ortaya çıkarmış olursun. Tekniğin ve kalıpların ötesine geçmişsindir,
onları kırmadan, çatlatmadan kendinden parça ekleyerek. Çok iyi biliyorsun
Fransız ressam Claude Gellée (Lorrain) yaptığı manzara resimlerinde arka plana
ağırlık vermesiyle ünlü. Ona göre bir tablonun ön planı sadece tekniktir. Bu
yüzden bir resmin değeri daima uzaklarda, anlaşılmazlıkta ve anormallikte
aranmalıdır. Gerçekten de bazen hakiki sanatçı seleflerini taklit etmez ama
kuralları çiğneyerek, kalıpları patlatarak onlara ihanet eder, kendinden
öncekileri yıkıma uğratır. Bu yüzden eseri önce garipsenir, sonra sevilir. Aynı
yeni bir şarkı dinlediğimizde olduğu gibi.
SA.: Anlatılamayan şey öğretilemez. Wittgenstein’ın dediği gibi
“Söylenebilecekler açıkça söylenebilir, konuşulamayanlar hakkındaysa susmak
gerekir.” Teknik öğretilebilir ama ötesi hayır. Sanat bu suskunluk alanında başlar
hatta teknikten önce vardır. Lorrain örneğinde de belirttiğin gibi sanatın değeri
kontrol edilemeyen kısımdadır. İnsan yaptığı hiçbir şeyde kendinden
kurtulamaz. Her eser istemeden de olsa yapanın parçalarını taşır. Başlangıçta iz
vardır ama bu henüz sanatsal değil ontolojiktir. Sanat işte bence bu izin bilinçte
yaraya dönüşmesi ve anlatılamayanla enfekte olmasıdır.
ATE.: Ne demek istediğini anlıyorum sanırım. Bu sene Arkun’un yanında resim
yaparken beni uyarmıştı: “Resmi düşünerek yapıyorsun! Düşünme, frontal lobu
devre dışı bırak! Sadece içinden geleni, ruhun derinliklerinden taşanı tuvale
yansıt!” Evet, çarpıcı bir cümleydi bu. Onun yanında bunu denediğimde tuvali
boyarken göz yaşlarıma engel olamamıştım. Teknik bilmediğim için yaptığım
resim bence bir şeye benzememişti ama resim yaparken ilk kez Arkun’un ne
demek istediğini anlamıştım. Merak ettiğim şu oldu: resimde tekniği iyi bilen biri
frontal lobunu devre dışı bırakıp (yani doğru ifade mi bilmiyorum ama ruhunun
derinliklerine inip) orada hissettiklerini fırça ve boya yoluyla ifade edemez mi?
Frontal lobu devre dışı bırakmayı yani ruhun derinliklerine inme öğretilemez
mi?
SA.: Düşünmeden, yani frontal lobu susturarak üretmek kolay değil, bunu
tecrübe etmiş olman çok kıymetli. LSD gibi maddeler kullanan sanatçılar bile
aslında executive network’ü tamamen devre dışı bırakamaz. Uyanık bilinçte
yönetici beyin hep aktiftir. Oysa imagination network en saf haliyle rüyada
çalışır. Mantık bastırılır, duygular olağanüstü ölçüde yoğunlaşır. Bu yüzden
birçok sanatçı bazı eserlerini rüyalarından, rüya bilgisinden beslenerek yaratır,
ben de bunu yaşadım. Ancak yalnızca imagination network ile (yani saf rüya
bilinciyle) uyanıkken eser üretmek bugün hala mümkün değil. Uyanıkken bu
duruma en çok yaklaştığımız anlar dalıp gitme halleridir, düşünce gevşer, kontrol
zayıflar, zihin daha özgür akmaya başlar. Belki sen de resmini böyle bir eşikte
yaptın, belki de meditasyon benzeri bir durumdu. Şimdi geriye yalnızca teknik
kalıyor ister öğrenirsin istersen deneye deneye kendi araçlarını bulur, kendi
tekniğini icat edersin ya da etmezsin.
İnsanların çoğu yüzeyde yaşamayı seçer veya razı olur. Bence ruhun
derinliklerine inmek bir beceri değil, bir kaderdir. Sanatçı, dünyayı temsil olarak
değil, öz olarak kavrayandır ve bu kavrayış öğretilemez. Teknik, bu kavrayışın
ancak sonradan kullandığı bir araçtır. İnsanlarda derinliğe dair bir özlem
uyandırılabilir belki ama bu, onları derinliğe indirmez. Sadece uçurumun
varlığını hatırlatır. Bu yüzden mesele öğrenmek değil, düşmeye cesaret etmektir.
ATE.: Frontal lobu devre dışı bırakma konusunu bir yana koyalım, boş bir tuvalin
önünde elinde fırça tutan biri senin dediğin gibi dalıp gitti ve geri geldiğinde eli
boş döndü... Sığlığını gördü ve ürktü. Sonra tekniğe sarılıp taklit eser üretti ve
rahatladı. Sorum tam da burada salınıyor; sığlığını görüp ürken ve derinleşmek
isteyen birine yardım etmek sana göre mümkün değil! Sanatla meşgul olmak
sığlara bir nebze de olsa derinlik kazandırmaz mı?
SA.: Kişi bence derin olsun ya da olmasın, içsel bir gereklilik ortaya çıkmadan
sanatta gerçek bir ifade mümkün değildir. Bu içsel gereklilik, çoğu zaman insanın
kendi karanlığıyla yüzleştiği, onunla tanıştığı anda doğar. Sanat bizi kendimize
yaklaştırır ve insan en çok kendi karanlığında kendini tanır. Utanılan yanlar,
bastırılmış korkular, dile gelmemiş çirkinlikler görünür hale geldiğinde, ürün
etkileyici ve authentictir. Nietzsche’nin dediği gibi “Bütün büyük şeyler,
insanlığın yüreklerine kazınabilmek için önce korkunç ve canavarca maskeler
takmak zorundadır.” Bu maskeler ne kadar sahici, ne kadar filtresizse o kadar
derin olur ve sanatta o kadar yüceleşir. Sanat yapacak insanın kendiyle
yüzleşmeye cesaret etmesi gerekir ama herkes az da olsa korkak kalmaya
mahkumdur.
haber/selin-akman'>Selin Akman
Teyfur Erdoğdu

Yorumlar
Kalan Karakter: