Bize dünyanın böyle olduğu, hep böyle olacağı söyleniyor. Krizin kalıcı, belirsizliğin kaçınılmaz, güvensizliğin doğal olduğu fısıldanıyor. Bu bir anlatı değil; bu bir dayatma.
Ve biz, uzun süredir bu dayatmaya sessizce uyum sağlıyoruz.
Çünkü sistem, artık insanı ezerek değil; yorararak yönetiyor. Sürekli meşgul ederek, sürekli bölerek, sürekli konu değiştirerek. Bir gün salgın, ertesi gün savaş, sonra ekonomi, sonra iklim. Ve arada, “münferit” denilerek geçiştirilen çocuk ölümleri. “Asayiş” başlığı altında sıradanlaştırılan sokak şiddeti. “Bireysel suç” etiketiyle görünmez kılınan örgütlü karanlık. Her şey acil, her şey önemli, bu yüzden hiçbir şey üzerinde gerçekten duramıyoruz.
Ama burada durmak zorundayız.
Çünkü bir toplumda çocuklar ölüyorsa, bu yalnızca bir suç meselesi değildir. Bu, doğrudan bir çöküş göstergesidir. Çocuklar, bir toplumun en korumasız ama en açık aynasıdır. Onlara yönelen şiddet, yalnızca failin değil; onu durduramayan, görmezden gelen, alışan herkesin paylaştığı bir sorumluluktur. Bir çocuğun hayatı “istatistik” hâline geldiği anda, o toplum kendini inkâr etmeye başlamış demektir.
Suç çeteleri gökten inmiyor. Sokaktaki barbarlık bir anda ortaya çıkmıyor. Bunlar, uzun süreli ihmalin, derin eşitsizliğin, adalet duygusunun sistemli biçimde aşındırılmasının ürünüdür. Devletin geri çekildiği, kamusal alanın boşaldığı, umut kanallarının tıkandığı yerde, güç başka biçimlerde örgütlenir. Ve bu örgütlenme, çoğu zaman en savunmasız olanı hedef alır.
Bugün sokak, yalnızca bir mekân değil; bir ruh hâlidir. Güvensiz, sert, tetikte. İnsanlar birbirine temas etmekten çok, birbirinden sakınmayı öğreniyor. Şiddet, artık istisna değil; bir ihtimal olarak herkesin cebinde taşınıyor. Bu da bize şunu söylüyor: Sorun, birkaç “kötü insan” değil. Sorun, kötülüğün hareket edebildiği boşluklardır.
Bu çağın iktidarı bağırmıyor. Emir vermiyor. Yasaklamıyor. Daha incelikli çalışıyor. Algıyı eğiyor, dili aşındırıyor, dikkati parçalayarak direnci düşürüyor. Hakikatle ilişkimizi bozuyor. Bizi yalana inandırmak zorunda bile değil; sadece gerçeği ayırt edemeyecek kadar yorgun bırakması yeterli. O yorgunluk hâlinde, çocuk cinayetleri bile birkaç gün sonra gündemden düşebiliyor.
İşte bu yüzden itiraz ediyorum!
Çünkü hakikat, göreceli bir his değildir. Çünkü her anlatı eşit değildir. Çünkü “alışmak”, masum bir refleks değildir. Gerçek; algoritmaların, trendlerin, etkileşim oranlarının insafına bırakılamaz. Bir toplum, en savunmasızlarını koruyamıyorsa ne büyümeden ne kalkınmadan ne de gelecekten söz edebilir.
Bugünün öfkesi, bireysel bir patoloji değil; kolektif bir bastırmanın sonucudur. İnsanlar sebepsiz yere sinirli değil. Umutsuzluk kişisel bir başarısızlık değil. Sokaktaki sertlik, evlerde biriken çaresizliğin dışavurumudur. Ve bu sertlik, en çok sesi en az çıkanlara yöneliyorsa, burada artık “güvenlik” değil, ahlaki bir çöküş konuşulmalıdır.
Ve hayır, bu düzen çökmüyor; aslında kendini güncelliyor!
Artık baskı copla değil; konforla kuruluyor. İnsanlar susturulmuyor; oyalandırılıyor. Sorgulamak yerine tüketmeleri, hatırlamak yerine paylaşmaları, direnmek yerine uyum sağlamaları bekleniyor. Şiddet haberleri hızla tüketiliyor, hızla unutuluyor. Acı bile dolaşıma sokulmuş bir içerik türüne dönüşüyor. Biri bizi değil, biz birbirimizi gözetliyor ve eğleniyoruz!
Bu yüzden yavaşlamak politik bir eylemdir. Dikkatini geri almak bir direniş biçimidir. Bir çocuğun adını hatırlamak, bir haberi geçip gitmemek, “münferit” denilen şeyin arkasındaki yapıyı görmek… Bunlar küçük gibi duran ama sistemi rahatsız eden hareketlerdir. Yani uyumamak adına çuvaldızı batırmalıyız…
Mahremiyetin “saklayacak bir şeyin varsa” ile aşağılandığı bu çağda, vicdan da benzer biçimde küçümseniyor. Oysa vicdan, bireysel bir duygu değil; kamusal bir kas gibidir. Kullanılmazsa körelir. Dibe çeker insanı. Köreldiğinde ise suç, sokakta değil; zihinlerde serbestçe dolaşır. Bir süre sonra normalleşen “kötülük” kaplar ruhumuzu.
Gelecek kendiliğinden daha güvenli olmayacak. Daha çok kamera, daha çok veri, daha sert cezalar tek başına çözüm getirmeyecek. Çünkü mesele yalnızca kontrol değil; anlamdır. İnsanlar ait oldukları bir hikâye bulamadıklarında, güç hikâyelerine sığınırlar. Ve o hikâyeler, çoğu zaman yıkıcıdır.
Ben bir umut pazarlamıyorum. Umut, bugün en kolay satılan ve en hızlı tüketilen kavramlardan biri. Bunun yerine bir sorumluluk hatırlatıyorum: Görmek zorunda olduğumuzu. Ayırt etmek zorunda olduğumuzu. Çocukların ölmediği, sokakların korkuyla değil hayatla dolu olduğu bir düzenin “ütopya” değil, asgari bir talep olduğunu hatırlamak zorunda olduğumuzu.
Artık mesele neye karşı olduğumuzdan çok, neye razı olmadığımızdır.
Razı değiliz:
– Şiddetin sıradanlaşmasına.
– Çocukların korunamamasına.
– Suçun bireyselleştirilmesine, nedenlerinin gizlenmesine.
– Sokakların korkuya teslim edilmesine.
– Adalet duygusunun aşınmasına.
Bu bir çağrı. Yüksek sesle değil; net bir sesle. Herkese değil; duyanlara. Çünkü bazı metinler ikna etmek için yazılmaz. Bazıları, sessiz kalmanın artık bir seçenek olmadığını hatırlatmak içindir.
Ve evet, dünya kırılgan.
Ama çocukların kırılganlığına alışan bir dünya, artık masum değildir.

Yorumlar
Kalan Karakter: