"Yıkılmak mı dediniz? Biz daha önce de yıkıldık.
Ama Şiraz'da gül hâlâ açıyor."
Sabahın üçünde bir ses duyulur Tahran'da. Patlama değil, ondan önce gelen o tuhaf sessizlik. Sanki şehir nefesini tutuyor, sanki binlerce yıllık taş da biliyor artık ne geleceğini. Çocuklar uyanmadan önce bir an geçer; o anda anne hem dua eder hem de kendine sorar: Bu geçecek mi?
Geçecek.
Hep geçti.
Ama her geçişte bir şey bırakır geride; yıkılmış bir çarşı, kararmış bir çınar, çay içilmemiş bir saat. Ve biz her seferinde o masaya yeniden oturur, yeniden demlenir, yeniden başlarız.
Nereye gitsem Tahran'ı taşırım içimde
o kalabalık pazarı, narenciye kokusu,
annemin sesi ve sabah ezanı,
birbirini seven iki şehrin hüznü.
Su gibi akar hafıza
Biz Persiz. Bu kelimenin içinde ne çok şey var. İskender'in geçip gitmesi, Arap fethi, Moğol ateşi. Her birinden bir şey kaldı bizde, her biri bir şeyler götürdü. Ama Firdevsî'nin mısraları kaldı. Hafız'ın gazelleri kaldı. Nevruz'da ateşin etrafında dönmek kaldı.
Medeniyetler böyle yaşar… Devletlerin içinde değil, insanların hafızasında. Bir yerde, küçük bir kız şimdi de Şehname'den dize ezberliyor. Bir yaşlı adam Hafız açıyor rastgele bir sayfadan, fal bakıyor kadere. Bunların hepsi devam ediyor bombalar varken de yokken de.
Rejim benim değil. Ama bu toprak benim. Bu çay benim. Bu dil benim. Ve kimse benden bunları alamaz.
İki ateş arasında
İçimizde bir yara var; eski, derin, mollalardan öncesine bile uzanan. Ama o yaranın üstüne şimdi yabancı eller de basıyor. Ve insan bu anda ne hisseder, biliyor musunuz? Hem kendi evinin içindeki acıyı hem de kapının dışından gelen acıyı aynı anda taşımak zorunda kalır.
Güneyde bir okul vardı. Küçük masalar, tebeşir kokusu, bir öğretmenin sesi. Şimdi orada sadece sessizlik var. Hangi özgürlük adına? Hangi hesap bu sessizliği kapayabilir?
Bize "kurtarılmak" dediler
ama kurtuluş böyle gelmez.
Kurtuluş, bombayla değil,
sabah güneşiyle gelir
ve kapıyı usulca çalar.
Bir halkın sessiz sabrı
Biz yıllardır yaptırım altındayız. Çocuklarımız dış dünyaya açılamıyor, ilaçlarımız geç geliyor, riyalimiz her geçen gün biraz daha uçuyor. Ve bütün bunlara rağmen sabah olunca kalkıyoruz, ekmeğimizi buluyoruz, komşumuza selam veriyoruz.
Bu sabır zayıflık değil. Bu, çölde yaşamayı öğrenmiş bir medeniyetin suyunu biriktirme sanatı. Her kriz bizi biraz daha içimize çekti; ama içimizde ne var biliyor musunuz? Rumi. Sadi. Hafız. Onlar hâlâ orada, hâlâ fısıldıyor.
Tarih bize öğretti ki: Geçenler geçer. Kalanlar kalır. Ve biz, hep kalanlar olduk.
Gece biter
Sabahın ilk ışığında Tahran yeniden uyanır. Fırıncı kapısını açar. Çocuklar okula koşar. Birisi bir köşede Hafız okur, birisi çay koyar. Hayat, her şeye rağmen devam eder. Bu onun en büyük inadı. Belki yıllar sonra, bu günleri de anlatan bir şair çıkar aramızdan. Belki o da bir gazele sığdırır bütün bu acıyı, bütün bu inadı. Ve o gazeli de yüzyıllar sonra biri okuyacak, bir geceyi aydınlatacak.
Çünkü biz böyleyiz. Yanıyoruz ama içimizden bir ışık çıkmadan yanmıyoruz.
Gecenin en karanlık anında
bir gül açar Şiraz'da
kimse görmese de
kimse bilmese de
o gül açar.
Yorumlar
Kalan Karakter: