Bir takvim günü mü, bir sınıf hafızası mı, yoksa baharın vicdanı mı?
Takvim bazen sadece zamanı göstermez; toplumun bilinç haritasını da gösterir.
1 Mayıs böyle bir gündür.
Kimi için meydan, kimi için tatil, kimi için slogan, kimi için çiçek açan bir mevsimin başlangıcı.
Ama asıl soru şudur:
Sizin 1 Mayısınız hangisi?
Çünkü 1 Mayıs, dünyanın her yerinde aynı isimle anılsa da aynı duyguyla yaşanmaz.
Modern anlamıyla 1 Mayıs’ın kökü, 19. yüzyılın sanayi cehenneminde doğdu. Amerika’da sekiz saatlik iş günü talebiyle başlayan işçi mücadelesi, kısa sürede uluslararası emeğin sembolüne dönüştü. Ardından Avrupa onu sınıf mücadelesinin bayrağı yaptı.
Türkiye ise 1 Mayıs’la hep gerilimli bir ilişki kurdu.
Bir dönem “Bahar Bayramı” dedi.
Sonra susturdu.
Sonra yasakladı.
Sonra geri verdi.
Bugün resmi adıyla “Emek ve Dayanışma Günü” olarak tanınıyor ve 2009’dan beri yeniden resmi tatil statüsünde.
Ama isimler bazen gerçeği saklar.
Çünkü Türkiye’de 1 Mayıs, yalnızca emek günü değildir; aynı zamanda hafıza günüdür.
Ve hafıza, bu topraklarda kolay taşınmaz.
Dünyanın önemli bir kısmında 1 Mayıs, piknikle mitingin iç içe geçtiği bir gündür. Almanya’da sendikal yürüyüşler kadar bahar festivalleri vardır. Fransa’da müge çiçeği dağıtılır. Latin Amerika’da devrimci damar daha güçlüdür. İskandinav ülkelerinde ise sosyal devletin başarı hikâyesi olarak kutlanır.
Yani dünya, 1 Mayıs’ı tek bir kimliğe hapsetmemiştir.
Peki biz neden hâlâ hapsetmeye çalışıyoruz?
Türkiye’de temel kriz şu:
1 Mayıs’ı ya tamamen siyasallaştırıyoruz ya tamamen folklorikleştiriyoruz.
Oysa emek zaten politiktir.
Bir insanın ürettiği değerin karşılığını nasıl aldığı, çalışma saatleri, sendikal hakları, güvencesi, yaşam standardı... Bunların tamamı siyasetin alanıdır.
“1 Mayıs siyasi olmasın” demek, çoğu zaman “hak talebi görünmesin” demektir.
Ama burada başka bir problem de var:
Hak mücadelesinin dili bazen toplumun ortak vicdanına değil, ideolojik dar alanlara sıkışıyor.
Ve böyle olunca geniş toplum kesimleri 1 Mayıs’a yabancılaşıyor.
Bu yüzden asıl ihtiyaç bir sentezdir.
1 Mayıs hem mücadele günü olmalı
hem de hayatın kutlaması.
Çünkü emek yalnızca direniş değildir; üretimdir, yaratımdır, varoluştur.
Bir çiftçinin toprağı sürmesi de emektir.
Bir annenin görünmeyen emeği de.
Bir öğretmenin sabrı da.
Bir işçinin vardiyası da.
Bir sanatçının yalnızlığı da.
Belki de Türkiye’nin yeni 1 Mayıs tahayyülü burada başlamalı:
Sınıf bilinci ile yaşam sevincinin birleştiği bir toplumsal ritüel.
Çünkü baharı dışlayan emek dili kurur.
Emeği dışlayan bahar dili ise sahtedir.
Gelelim en kritik meseleye:
Kapalı kent mekanları.
Bir toplumun korkuları en çok kamusal alan politikalarında görünür.
Meydanlar sadece taş ve betondan oluşmaz; siyasal hafızadan oluşur.
Bir meydanı kapatmak bazen güvenlik gerekçesiyle açıklanır, ama sosyolojik karşılığı şudur:
“Toplumun kolektif enerjisine güvenmiyorum.”
Bu uzun vadede kamusal hafızayı çürütür.
Çünkü şehir dediğimiz şey, insanların birlikte görünme hakkıdır.
Meydanın kapatılması, aslında görünürlüğün kapatılmasıdır.
Bu aklanabilir mi?
Kısa vadede evet; devlet bunu güvenlik diliyle meşrulaştırabilir.
Ama tarihsel olarak hayır.
Çünkü demokrasi kontrollü steril alanlarda büyümez.
Demokrasi, kamusal sürtünmeyle olgunlaşır.
Türkiye’nin 1 Mayıs korkusu nereden geliyor?
Biraz tarihten.
Biraz travmadan.
Biraz devlet refleksinden.
Biraz kutuplaşmadan.
Biz hâlâ kalabalığı potansiyel tehdit olarak okuyan bir politik psikolojiye sahibiz.
Oysa kalabalık bazen tehdit değil, toplumun kendisidir.
1 Mayıs sendromunu yenmenin yolu nedir?
Birincisi:
1 Mayıs’ı güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp sosyal diyalog meselesi haline getirmek.
İkincisi:
Sendikaların kendini toplumun tamamına anlatabilmesi.
Üçüncüsü:
Meydan kültürünü düşmanlık değil, demokratik alışkanlık haline getirmek.
Dördüncüsü:
Genç kuşaklara emeğin tarihini öğretmek.
Çünkü bilmeyen korkar.
Hatırlamayan tekrar eder.
Ve anlamayan yasaklar.
Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
1 Mayıs’ta korktuğumuz şey kalabalık mı, yoksa kalabalığın bize gösterdiği eşitsizlik mi?
Çünkü bazen devlet meydandan korkmaz.
Meydanda görünür olan gerçekten korkar.
1 Mayıs yalnızca işçinin günü değildir.
Toplumun aynaya baktığı gündür.
Ve aynaya bakmayı öğrenmeyen toplumlar, yüzlerini sürekli başkalarına tarif ettirir.
Bu yüzden benim cevabım net:
1 Mayıs hem siyasidir
hem bahardır.
Çünkü hak aramak siyasettir.
Yaşamak ise bahar.
Ve insan, ikisine de muhtaçtır.
Yorumlar
Kalan Karakter: