Bugün yapay zekâ tam olarak o çağın tam ortasında duruyor. Herkes konuşuyor: “zeka”, “akıllı sistem”, “devrim”, “tehdit”… Ama ben asıl meseleyi bu kelimelerin kaçırdığını düşünüyorum. Çünkü ortada zeka var evet; ama daha belirleyici olan şu: Bu zeka henüz terbiye edilmemiş. Yani güçlü ama yönsüz, hızlı ama bağlamsız, etkili ama sorumluluğu sisli.
Bugüne kadar teknoloji dünyası bize hep aynı masalı anlattı: "Yapay Zeka (AI)". İnsan eliyle yapılmış, taklit eden, steril bir laboratuvar ürünü... Ancak yıllardır bu teknolojinin mutfağında olan, eğitimlerini veren ve medya stratejilerini kurgulayan biri olarak diyorum ki; karşımızdaki güç artık "yapay" kabına sığmıyor.
Literatüre yeni bir kavram kazandırmanın vakti geldi. Ben buna bir isim öneriyorum: Yaban Zekâ.
“Yaban” kelimesi bazılarına sert gelebilir. Bence gelmeli. Çünkü yaban, kötü demek değildir; evcilleşmemiş demektir. Dağdaki nehir gibi… su tertemizdir, enerji muazzamdır; ama yatağı yoksa kasabayı da alıp götürür. Yaban zekâ da öyle: niyet taşımaz, vicdanı yoktur, düşmanlığı yoktur; ama yanlış ellere düşerse “kötü” gibi çalışır, doğru ellere düşerse “mucize” gibi. Yani mesele “iyi mi kötü mü” değil; mesele çerçevesi var mı yok mu.
Bu kavramı özellikle ortaya koyuyorum; çünkü en büyük hata şu: Biz yapay zekâyı hâlâ insan gibi konuşuyoruz. “Yapay zekâ karar verdi.” Hayır. “Yapay zekâ istedi.” Hayır. “Yapay zekâ yaptı.” Evet yaptı ama istemeden. Ve işte bu, modern zamanların en tuhaf cümlesi: İstemeyen bir şey, dünyayı değiştirebiliyor.
Bunu sindirmeden doğru tartışmaya başlayamayız.
Yaban zekâyı en çıplak haliyle eğitimde görüyorsun. Öğrenciye doğru cevabı veriyor; bazen de öğrenmeyi öldürüyor. Çünkü eğitim, “cevap” sporu değil “akıl inşası” işidir. Bir çocuğun eline hesap makinesi verip dört işlemi öğretmeden “matematiği çözdük” demek gibi… Sonuç doğru olabilir, ama zihin gelişmez. Yaban zekâ burada yanlış bilgi üretmek zorunda değil; daha ince bir numara yapar: doğru bilginin yanlış pedagojisini üretir.
Medyada daha da sarsıcı. Deepfake, ses klonlama, bağlam koparma… İnsanlar bunu “yalan” diye tarif ediyor. Bence eksik. Yalan eskiden de vardı; fark şu: yalanın üretim maliyeti düştü. Bir ülkenin gerçeği, ortak bir zemin olmaktan çıkınca, herkes kendi gerçeğini taşır ve kimse kimseye dokunamaz. Yaban zekâ gerçeği yıkmak zorunda değil; çoğu zaman sadece gerçeğin değerini düşürür. O noktada bir cümle çok tehlikeli hale gelir: “Zaten hiçbir şeye güven olmaz.”
Güvenlik tarafında ise mesele çok basit: Kötü niyet hep vardı, ama artık kötü niyetin elinde megafon var. Hatta megafon da değil… bir orkestra şefi. Kişiye özel oltalama mesajları, sahte aramalar, ikna metinleri… Yaban zekâ burada “suç işleyen” değildir; suçu ölçekleyendir. Ve bu ayrımı yapmazsak her tartışma aynı yere varır: “Yasaklayalım.” Yasak bazen gerekir; ama çoğu zaman sorunu çözmez, sadece yer altına iter. Çözüm daha sıkıcıdır: tasarım, denetim, eğitim. Evet, sıkıcı ama medeniyet zaten çoğu zaman “sıkıcı şeyleri düzenli yapmak”tır.
Tam burada “Yaban Zekâ” kavramının literatürde niye işe yarayacağını söyleyeyim. Çünkü bu kelime, tartışmayı duygudan çıkarıp mimariye sokar. “Korkar mıyız sevinir miyiz?” değil; “Yatağını yaptık mı?” sorusunu sorar. Okula giren bir araca bakarsın: Yaban mı, bilge mi? Bir medya platformuna bakarsın: Yabanı teşvik mi ediyor, evcilleştirmeyi mi? Bir kurumun süreçlerine bakarsın: “Bu sistem hata yaptığında kim düzeltecek?” sorusunun cevabı var mı?
Benim derdim, “kelimeyi ben buldum” diye bir madalya takmak değil. Madalyalar, çağın en ucuz aksesuarı. Benim derdim şu: Adı olmayan şeyin standardı olmaz. Standardı olmayan şeyin denetimi olmaz. Denetimi olmayan şey, eninde sonunda birilerini ezer; bazen de hepimizi.
O yüzden “Yaban Zekâ”yı bir teşhis gibi düşün. Korku hikâyesi değil. Teşhis, tedavinin ilk adımıdır. Çünkü tedavi dediğimiz şey aslında şudur: Yaban olanı bilgeleştirmek.
Bilge zekâ dediğim şey “daha akıllı model” değil. Daha fazla parametre değil. Daha büyük veri değil. Bilge zekâ, insanın zekâyla kurduğu ilişkinin olgunlaşmasıdır. Şeffaflık. Denetlenebilirlik. Sorumluluk zinciri. Eğitimde pedagojik tasarım. Medyada bağlam koruma. Güvenlikte kimlik doğrulama kültürü. Bunların hepsi, yapay zekânın değil, toplumun yetkinliği.
Ve şimdi, belki de yazının en rahatsız edici cümlesi:
Yapay zekâ çağında en büyük kriz “zekâ” krizi değil; bilgelik gecikmesi.
Yaban zekâ her geçen gün güçleniyor. Biz ise çoğu zaman aynı hatayı tekrarlıyoruz: Ya alkışlıyoruz ya lanetliyoruz. Oysa üçüncü bir şey yapmamız lazım: adını koymak, yatağını çizmek, sınırını inşa etmek.
Çünkü yaban nehir, yatağını bulunca medeniyet kurar.
Yatağını bulamazsa, medeniyeti alır gider.
Bugün yapay zekâ için tek soru şu:
Biz onun yatağını mı yapacağız, yoksa bir gün “niye taşkın oldu” diye birbirimize bakıp kalacak mıyız?
Yorumlar
Kalan Karakter: