Yıl 1978, Ankara.
Hacettepe Tıp Fakültesi’nde öğrenciyim. Okuldan çıkmış, Sıhhiye’den Kızılay’a doğru yürüyorum. Kafamda bir yığın konu; hepsini hizaya sokmaya çalışıyorum. Biraz dalgın, biraz dışarı çıkmış olmanın ferahlığı, biraz da gençlik heyecanı…
Yolu yarılamışken aklıma saatimin iki dakikada bir geri kaldığı geldi. Tam o sırada bir saatçi gözüme ilişti. İçeri girdim. Çok küçük bir dükkândı; iki kişi anca sığar. İçerideki müşterinin çıkmasını bekledim, kapıda kibarca durarak. Orta yaşlı, sade giyimli, çok düzgün ve tertemiz bir Türkçe konuşan bir kadındı içerideki müşteri. Yüzü net seçilmiyordu ama sesi çok net duyuluyordu.
İşi bitmeye yakın beni fark etti ve:
“Ah, affedersiniz, sizin beklediğinizi bilmiyordum. Buyurun, gelin lütfen, benim işim bitti zaten,” dedi. Mahcup, biraz anaç bir tavırla yüzüme baktı. O an saniyeler içinde tanıdım: Ayten Alpman’dı.
Elim ayağım karışmıştı. Tanımamış gibi mi yapmalıydım, yoksa belli mi etmeliydim? Rahatsız olur muydu? Derken o huzur veren sesiyle elimdeki kitaplara bakıp:
“Öğrenci misin?” diye sordu, mütebessim bir ifadeyle.
“Evet,” dedim ve kararımı vermiştim artık.
“Ayten Hanım, ben sizi çok seviyorum,” dedim.
“Aaa, beni tanıdın mı?” dedi.
“Sizi kim tanımaz?” dedim.
“Benim gibi orta yaşlı bir şarkıcıyı…” diye ekledi ve gülüştük.
“Efendim, siz ülkemizin en kıymetli ses sanatçısısınız,” diyerek elimdeki kalın kitaplardan birinin ilk sayfasını açtım. “Bugünün anısı olarak saklamak üzere bir imzanızı rica edebilir miyim?” dedim.
Gülerek:
“Kitabını karalamayayım, hocan bize kızmasın,” dedi.
Kısa bir sohbetin ardından el sıkışarak ayrıldık. Hâlâ saklarım o kitabı ve üzerindeki kıymetli karalamayı.
O Gerçek bir stardı, Gerçek Bir Star Ne Demekti?
İşini en iyi şekilde yapan, hayatının odak noktasına koyan, disiplin içinde kendini geliştiren, okuyan, araştıran, soran, öğrenen ve deneyen kişiydi. Ego, kapris, hava atmak gibi şeylerle işi olmayan; karakterli, uyumlu, alçakgönüllü ve örnek gösterilendi.
Ayten Alpman tam da bu tarife uyan gerçek bir stardı. Türkiye’nin Sevinç Tevs ile birlikte iki caz şarkıcısından biriydi. Düşünün o yılları… Radyoda caz programları yapılıyor ve halka sunuluyordu. Popülerlik değil, sanat öndeydi çünkü.
İsveç başta olmak üzere yurt dışında yıllarca caz söylemiş, yurda döndükten sonra hep özgün ve sanata saygılı sahnelerde buluşmuştu dinleyicileriyle. Duruşu, sahne ışığı, aurası, kıyafeti, saçı, beden dili ve dilinden dökülen notaların eşsiz ahengiyle büyülü anlar yaşatıyordu.
Magazin bilmez, şöhret şımarıklığı bilmez, kameralar karşısında göz süzmezdi. O bir Shirley Bassey, bir Aretha Franklin gibi tepeden tırnağa asalet timsaliydi.
Arabalar, katlar, yatlar, şatafatlı hayatlar, para ve ihtişam ondan uzak şeylerdi. Bir gün öyle bir şarkı okudu ki bütün ülke, yediden yetmişe ezbere söyledi:
“Bir Başkadır Benim Memleketim.”
Yüzyıl geçse de zirvedeki yerinden inmeyecek bir eser oldu. Bunun dışında da az ama öz şarkılar söyledi:
- “Üzgünüm Seni Kırdığım İçin”
- “Sen Üzülme Ben Varım”
Hepsi hâlâ dillerde.
Ayten Alpman, hiçbir zaman “adım şundan önce yazılsın” demedi, kimsenin ayağını kaydırmadı, naz yapmadı, zirve savaşına girmedi, kimse için kötü bir laf etmedi. Sadece sade oldu. Sadeliğin ihtişamını gösterdi.
Sanatından, duruşundan, prensiplerinden asla taviz vermedi. “Bulunduğum yeri koruyayım” diye kılıktan kılığa girmedi. O gerçek bir stardı. O Ayten Alpman’dı. Ve hep Ayten Alpman olarak kaldı.
Saygı ve sevgiyle…
Yorumlar
Kalan Karakter: