Bugün cevher tenörlerinden, flotasyon verimlerinden ya da ruhsat süreçlerinden değil;
Türkiye'nin önümüzdeki 20–30 yıldaki yerini belirleyecek bir eşikten bahsedeceğim.
Çünkü artık madencilik, sadece yer altından değer çıkarmak değildir.
Madencilik; enerji güvenliği, savunma kapasitesi, sanayi sürekliliği demektir.
Kısacası şunu iddia ediyorum:
Kritik madenler, bu yüzyılın petrolünden daha stratejiktir.
Ve bu iddia artık teorik değil. 2025 yılında, nadir toprak kısıtlamaları yüzünden Avrupa'da otomobil fabrikaları geçici olarak durdu. Almanya'da nadir toprak fiyatları Çin'in altı katına çıktı. Bu, savaş zamanı değil, sadece ticaret politikasıydı.
Ocak ayının ilk cumayı cumartesiye bağlayan gecesi, Venezuela operasyonu ile dünya uykusuz kaldı. Ocak ayının son cumayı cumartesiye bağlayan gecesi de, altın ve gümüş piyasalarında tarihi bir çöküş yaşandı.
Bir FED başkanı atama haberi, gümüşü tek günde yüzde 36 düşürdü… 1980'lerden bu yana görülmemiş bir sert iniş. Altın yüzde 11 geriledi. Peki aynı gün nadir toprak fiyatlarında ne oldu? Hiçbir şey.
Çünkü altın bir finansal varlıktır; bir tweet, bir beklenti, bir faiz kararıyla yön değiştirir. Ama neodim öyle değil. Disprosyum öyle değil. Bir elektrikli araç motorunu çalıştıran mıknatısı, para politikasıyla üretemezsiniz.
İşte bu yüzden kritik madenler, altından daha stratejiktir.
Ve biz madenciler çok iyi biliriz:
Yerin altındaki potansiyel,
yerin üstündeki akılla buluşmazsa,
orada kalır.
Bugün konuşacağımız konu,
sadece bir maden konusu değil;
Türkiye'nin gelecekte nerede duracağı meselesidir.
1. Görünmeyen Altyapı: Enerji Dönüşümünün Arka Yüzü
Bugün dünyada enerji dönüşümünden bahsediyoruz.
Elektrikli araçlar…
Yenilenebilir enerji…
Savunma teknolojileri…
Ama bu dönüşümün arkasında yeterince konuşulmayan bir gerçek var:
Kritik madenler.
Lityum, nikel, kobalt, grafit…
Neodim, disprosyum, terbiyum…
Galyum, germanyum, nadir toprak elementleri…
Bu malzemeler olmadan:
Ne batarya var,
ne rüzgâr türbini,
ne de modern savunma sistemleri.
Şimdi gözünüzün önüne basit bir şema getirin, ekrana da yansıttığımız:
● Elektrikli araç → lityum, nikel, grafit
● Rüzgâr türbini → neodim, disprosyum
● Savunma elektroniği → galyum, germanyum, nadir topraklar
Yani mesele sadece "yeşil enerji" değil;
mesele, bu zinciri kimin kontrol ettiği meselesi.
Ve o grafik bize çok net bir şey söylüyor:
Dünyanın büyük bölümü, kritik madenlerin rafinajında tek bir ülkeye yüksek derecede bağımlı.
IEA'nın 2025 verilerine göre, 20 kritik mineralden 19'unda Çin lider rafinajcı konumunda; ortalama pazar payı yüzde 70. Kalıcı mıknatıslarda ise bu oran yüzde 94'e çıkıyor. Yirmi yıl önce bu oran yüzde 50'ydi.
Buradaki risk, sadece fiyat değildir.
Asıl risk şudur:
Bir gün bir yerden,
"Satmıyorum" denmesidir.
Ve son yıllarda bunu gördük:
İhracat kısıtları…
Lisans zorunlulukları…
Bir gecede değişen liste kararları…
Hatta 2025 yılında, bu riski çıplak gözle gördük:
Nisan ayında Çin, yedi kritik nadir toprak elementi için ihracat kısıtlaması başlattı. Samaryum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, lutesyum, skandiyum ve itriyum artık lisansa tabi.
Avrupa'da nadir toprak fiyatları, Çin fiyatlarının altı katına fırladı. ABD'de ve Avrupa'da otomobil üreticileri kalıcı mıknatıs temin edemedi; bazıları üretimi geçici olarak durdurdu.
Ekim'de ise Çin bir adım daha attı: Beş yeni element daha listeye eklendi. Ama asıl kritik olan şuydu: Artık yalnızca Çin'den çıkan hammadde değil, Çin teknolojisiyle üretilmiş ürünler de—dünyanın neresinde üretilmiş olursa olsun—lisansa tabi hale geldi.
Bu, tarihte ilk kez bir kritik maden üreticisinin ekstrateritoryel yetki kullandığı andır. "Satmıyorum" artık teorik bir risk değil, yaşanmış bir gerçektir.
O nedenle bugün rahatlıkla şunu söyleyebiliriz:
Kritik madenlerde "tam serbest piyasa dönemi" fiilen bitmiştir.
Bu alan artık sadece ekonomik rekabetin değil,
jeopolitik rekabetin alanıdır.
2. Cep Telefonundaki Gölge: Kongo'dan Gelen Uyarı
İzin verirseniz, konuyu biraz da sahadan bir örnekle somutlaştırmak istiyorum.
Bazen cebimizde taşıdığımız telefon,
ekranı pırıl pırıl bir teknoloji ürünü gibi görünür.
Ama içindeki bazı minerallerin hikâyesi,
Goma çevresindeki çamurlu maden yollarında, silah sesleri arasında başlar.
Kongo'nun doğusunda, tantal, kalay, tungsten ve altın çıkarılan sahalarda,
maden sadece kazma ve kürekle değil;
milis grupların vergi noktalarından,
sınırdaki "aklama istasyonlarından" geçerek yola çıkar.
Kâğıt üzerinde "çatışmasız maden" sertifikaları vardır.
Ama sahada, aynı cevher, komşu ülkenin "yerli üretimi" gibi etiketlenip
küresel tedarik zincirine "temiz" olarak girer.
Sonra bu madenler,
hepimizin gururla kullandığı markaların tedarik listesine yerleşir.
İşte bu yüzden, ben kritik madenleri konuşurken
sadece rezerv ve fiyat değil,
aynı zamanda etik ve jeopolitik baskı kapasitesi olarak da görmek gerektiğini düşünüyorum.
Kongo'daki o çocuk işçi ile
Eskişehir'deki, Kütahya'daki mühendis arasında
görünmez bir hat var: kritik maden hattı.
Bu hattı kim nasıl yönetecek,
önümüzdeki 30 yılın güç dengesini belirleyecek.
3. Simyanın Dönüşü: Antimadde, Kaliforniyum ve Kentsel Madencilik
Şimdi bir adım daha atmak istiyorum.
Klasik madencilikten değil,
modern simyadan söz edeceğim.
Simya deyince aklımıza,
karanlık bir odada kurşunu altına çevirmeye çalışan Orta Çağ simyacısı gelir.
Bugün o oda değişti.
Yerini;
● parçacık hızlandırıcılarının,
● nükleer reaktörlerin,
● temiz odalı laboratuvarların aldığı bir dünyadayız.
Mesela antimadde.
Gramı, trilyonlarca dolarla ifade edilen,
insanlığın ürettiği en pahalı madde.
Bugün antimaddeyi, dev enerji projeleri için değil,
hastanelerde, PET cihazında,
vücudun içini görünür kılmak için kullanıyoruz.
Simyacının felsefe taşını aradığı yerde, biz artık tıbbi görüntüleme taşını kullanıyoruz.
Diğer uçta kaliforniyum var.
Gramı milyonlarca dolar olan,
petrol kuyusundan altın madenine kadar pek çok alanda
"nötron feneri" gibi kullanılan bir izotop.
Bir madencilik işletmesinde,
kaliforniyum tabanlı sensörle
konveyör bandındaki cevheri anlık okuyup
zengin damarı ayırabiliyorsunuz.
Yani taşın içini görerek, bilgiyle zenginliği ayıklıyorsunuz.
Bir de elmas var.
Doğal elmas, yerin 150–200 km altında,
binlerce yıllık basınç ve sıcaklıkla oluşuyor.
Bugün ise aynı karbonu,
laboratuvarda, haftalar içinde elmasa dönüştürüyoruz.
Sentetik elmaslar artık sadece mücevher değil;
kesici takımlardan, kuantum bilgisayarlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.
Bunların hepsini niye anlatıyorum?
Şunun için:
Madencilik artık sadece kazma ve patlatma işi değil.
Madencilik;
● nükleer fizikle,
● malzeme bilimiyle,
● yapay zekâ ile iç içe geçen
bir modern simya mesleği haline geldi.
Ve işin bir boyutu daha var: kentsel madencilik.
Artık maden sadece dağda değil;
İstanbul'un, Berlin'in, Tokyo'nun e-atık depolarında da var.
Hurda telefonlar, eski rüzgâr türbini jeneratörleri,
kullanılmış elektrik motorları…
Bunların içindeki nadir toprakları,
paladyumu, altını, gümüşü geri kazanmak,
geleceğin en büyük "ikinci maden sahası" olacak.
Yani klasik madenciliğin yanına,
üç yeni simya katmanı daha eklendi:
1. Nükleer simya – antimadde, özel izotoplar, kaliforniyum…
2. Malzeme simyası – sentetik elmaslar, yeni alaşımlar, kuantum malzemeleri…
3. Kentsel madencilik – şehirlerin hurdasını yeni maden sahasına dönüştürmek.
Artık strateji kurarken
bu üç katmanı hesaba katmayan hiçbir ülke,
kritik maden denkleminde üst lige çıkamaz.
4. Satranç Tahtası: Kim Rezerv Değil, Zincir Yönetiyor?
Gelin şimdi bu modern simya tablosunu
küresel satranç tahtasına koyalım.
Bugün dünyada nadir toprak elementlerinde
birkaç temel gerçek var:
● Üretimin önemli kısmı birkaç ülkede yoğunlaşmış durumda.
● Ama asıl kritik olan, rafinaj ve işleme zincirinin ezici çoğunluğunun tek bir merkezde toplanmış olması.
● Mıknatıs, motor, batarya gibi nihai ürünlerin kritik teknolojisi de yine sınırlı sayıda merkezde.
Rakamlarla konuşalım: Avrupa Birliği'nin nadir toprak mıknatıs ithalatının yüzde 98'i tek bir ülkeden geliyor. Kritik minerallerinin yüzde 60'ı da aynı kaynaktan. Avrupa'da yılda 20 bin ton kalıcı mıknatıs tüketiliyor; bunun 18 bin tonu Çin'den, sadece bin tonu Avrupa veya dünyanın geri kalanından.
Bu şu anlama geliyor:
Siz Avustralya'da, Türkiye'de, Afrika'da
istediğiniz kadar cevher çıkarabilirsiniz…
Eğer ayırma, saflaştırma ve ileri malzeme aşamasında
söz sahibi değilseniz,
başkasının stratejisine hizmet eden ham madde sağlayıcısısınız.
O nedenle şunu açık bir cümleyle söylemek istiyorum:
Maden çıkarmak iştir.
Katma değer ise stratejidir.
Eğer siz cevheri çıkarıp gönderiyorsanız,
başkasının stratejisini büyütürsünüz.
Ama cevheri burada işliyor,
rafinajı içeride yapıp,
nihai ürüne yaklaşıyorsanız,
oyunun bir parçası değil,
oyun kurucusu olursunuz.
Bugün dünyada farkı yaratan tam olarak budur.
5. Türkiye'nin Yeri: Bor, Beylikova ve Yol Ayrımı
Gelelim Türkiye'ye…
Türkiye, bu tabloda aslında son derece kritik bir konumda.
Dünyanın en büyük bor rezervlerine sahibiz.
Ve Eskişehir Beylikova gibi,
küresel ölçekte son derece önemli bir nadir toprak elementleri yatağımız var.
Ama açık konuşalım:
Rezerv büyüklüğü tek başına bir başarı değildir.
Bor'dan başlayalım.
Bor dediğimizde çoğu zaman alışkanlıkla geçiyoruz.
Oysa dünya bor rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi Türkiye'de.
Camdan seramiğe, tarımdan deterjana,
zırh malzemesinden nükleer uygulamalara kadar
yüzlerce alanda kullanılan bir mineral.
Ve bugün bor,
enerji depolama ve ileri malzeme teknolojilerinin merkezine doğru ilerliyor.
Yani bor, sadece geçmişin değil; geleceğin minerali.
Şimdi gelelim belki de en kritik başlığa:
Eskişehir Beylikova.
Yaklaşık 694 milyon tonluk nadir toprak cevheri…
17 nadir toprak elementinin tamamı bu yatakta mevcut.
Yanında barit, florit ve toryum gibi stratejik yan ürünler.
Güncel rakamları paylaşayım: 694 milyon tonluk bu rezerv, tek sahada dünyada ikinci sırada. İçinde yaklaşık 12,5 milyon ton nadir toprak oksidi var. Pilot tesisimiz 2023'ten bu yana çalışıyor; yılda 1.200 ton cevher işliyor. Mevcut saflık düzeyimiz yüzde 93. Hedefimiz yüzde 99,9'a çıkmak.
Eğer bu proje doğru yönetilirse,
Türkiye, sadece nadir toprak üreten değil,
nadir toprak zincirini yöneten ülkelerden biri olabilir.
Ama şunu da konuşmalıyız:
Bu iş zor.
Nadir toprak madenciliği:
● Kimyası zor,
● Çevresel riski yüksek,
● Sermaye ihtiyacı büyük bir iş.
Çin bu alanda 30 yılı aşkın birikime sahip.
Biz ise bazı alanlarda neredeyse sıfırdan başlıyoruz.
Üstelik Çin, bu teknolojisini paylaşmaktan kaçınıyor. Son dönemde nadir toprak uzmanlarının yurt dışına çıkışını bile kısıtladığı haberleri var. Teknoloji transferi görüşmeleri tıkandı. Bu, bizi alternatif ortaklıklara yöneltiyor.
Dolayısıyla mesele "çıkarırız" meselesi değil.
Nasıl çıkarırız, kiminle çıkarırız, nerede işleriz meselesi.
Asıl soru şudur:
Bu rezervi neye dönüştürüyoruz?
Toz okside mi?
Mıknatısa mı?
Motora mı?
Bataryaya mı?
Bu soru hayati. Çünkü ham halde yaklaşık 500 dolar eden nadir toprak oksidi, uç ürüne—mıknatısa, motora—dönüştürüldüğünde 25 bin dolara kadar çıkabiliyor. Elli kat fark.
Beylikova projesi, bu yüzden sadece bir maden projesi değildir.
Bu proje,
Türkiye'nin kritik madenlerde
ham madde ülkesi mi,
yoksa
katma değer üreten bir aktör mü
olacağının cevabıdır.
Eğer bu projede
rafinajı,
teknolojiyi
ve nihai ürünü konuşmuyorsak,
büyük bir fırsatı heba ederiz.
Ama doğru kurgularsak,
bu proje Türkiye'yi
küresel ligde yukarı taşır.
Nitekim son aylarda uluslararası ilgi yoğunlaştı.
Eylül ayında Cumhurbaşkanımızın Washington ziyaretinde nadir toprak işbirliği gündeme geldi. ABD, Çin'e bağımlılığını azaltma stratejisinde Türkiye'yi potansiyel bir ortak olarak değerlendirmeye başladı.
Ancak Türkiye'nin önünde net bir tercih var: Ham madde ihracatçısı mı, yoksa değer zincirinde söz sahibi bir aktör mü?
Cumhurbaşkanlığı düzeyinde verilen taahhüt açık: "Beylikova sahası hiçbir ülkeye verilmeyecek. Rafinaj içeride yapılacak, kontrol bizde kalacak."
2026 yılı, bu vizyonun endüstriyel ölçekte test edileceği yıl olacak. Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı'na göre bu yıl endüstriyel tesise geçiş hedefleniyor; yıllık 570 bin ton cevher işleme ve 10 bin ton nadir toprak oksidi üretimi planlanıyor.
6. Ne Yapmalı? – Strateji Varsa, Finansman Gelir
Burada kimseyi eleştirmek için konuşmuyorum.
Çözüm konuşmak istiyorum.
Devletin yapması gereken şey aslında çok net:
Bir çerçeve çizmek.
Eğer devlet derse ki:
"Kritik madenlerde önceliğim rafinajdır,
katma değerdir,
stratejik güvenliktir…"
İnanın, sektör bunun altını doldurur.
Çünkü:
● Strateji varsa, finansman gelir.
● Öngörülebilirlik varsa, teknoloji gelir.
● Netlik varsa, yatırım gelir.
Bizim ihtiyacımız, dünyaya kapanmak değildir.
Bizim ihtiyacımız, akıllı bir açıklıktır.
Stratejik sahalarda kontrol bizde kalır,
ama bilgi ve sermaye ile
akıllıca iş birlikleri yapılır.
Bu model dünyada var.
Ve çalışıyor.
Bugün Kanada, Avustralya, Japonya,
kritik minerallerde tam da böyle hibrit modeller uyguluyor.
Yerel kontrol + uluslararası teknoloji + uzun vadeli sermaye.
Önceki hafta Davos'ta ilginç bir şey oldu.
Kanada Başbakanı Mark Carney, "G7 merkezli kritik mineral alıcılar kulüpleri" önerisini gündeme getirdi. Suudi Arabistan Bakanı bunu "rasyonel olan şey" diye nitelendirdi.
Yani artık kritik mineraller sadece rekabet alanı değil, işbirliği zorunluluğu olarak da konuşuluyor. Çünkü herkes aynı gerçeği görüyor: Bu mineraller olmadan ne yeşil dönüşüm var, ne dijital ekonomi, ne de savunma kapasitesi.
Davos'taki tartışmalar, mineralleri yalnızca "sıfır toplamlı jeopolitik varlık" olarak görmekten, "küresel ekonomik büyümenin ortak kısıtı" olarak görmeye doğru ince ama önemli bir kayışa işaret ediyor.
4 Şubat’ta, evet tam da dün Trump yönetimi ilk "Kritik Mineraller Bakanlar Toplantısı"nı düzenledi. Ana gündemi: Tedarik Zinciri Güvenliği oluşturuyor. Ve Minerallerin izlenebilirliği ve çevresel standartlara göre serbestçe ticaretinin yapılabileceği bir "Kritik Mineraller Pazarı" oluşturulması amaçlanıyor.
Sanırım sonuçları bugün yarın gündeme düşer. Türkiye bu masalardan geri kalmamalı. Ama masaya oturmanın tek yolu, elimizde kartımızın olmasıdır.
Aralık ayında Avrupa Birliği, RESourceEU adlı eylem planını açıklamıştı.
Üç milyar Euro'luk kaynak, yeni bir Avrupa Kritik Madenler Merkezi ve 2029'a kadar Çin bağımlılığını yarıya indirme hedefi… Avrupa artık sadece konuşmuyor, somut adımlar atıyor.
Bu tablo, Türkiye için hem bir fırsat hem de bir uyarı: Avrupalı sanayiciler alternatif tedarikçi arıyor. Güney Afrika ile stratejik ortaklık imzalandı; Brezilya, Ukrayna ve Balkan ülkeleriyle görüşmeler sürüyor.

Ama bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacak.
Türkiye de aynı şeyi yapabilir.
Hatta kaynak portföyü ve coğrafi konumu nedeniyle,
bunu bölgesel bir merkezlik vizyonuna dönüştürebilir.
7. Yol Haritası: Taş mı Yöneteceğiz, Stratejiyi mi?
Şimdi biraz daha somut konuşalım.
Önümüzde kabaca üç aşamalı bir yol var:
1. Aşama – "Gerçeği Netleştirmek"
● Beylikova ve diğer alanlar için, uluslararası kabul görmüş standartlara göre bağımsız rezerv doğrulaması şart.
● Tüm verilerin toplandığı, yatırımcıya, üniversiteye, kuruma kontrollü açılan şeffaf bir veri altyapısı gerekiyor.
● Çevre, su, atık, rehabilitasyon planlarının en başta, en üst standartta kurgulanması lazım.
Bu aşama, "söylenti" ile "gerçek" arasındaki mesafeyi kapatır.
2. Aşama – "Cevherden Ürüne Uzanan Zinciri Kurmak"
● Eskişehir ve çevresinde, Nadir Toprak & Mıknatıs İhtisas Bölgesi kurulabilir.
● Rafineri, alaşım tesisi, mıknatıs ve motor üretimi birbirini besleyen bir kümelenme içinde planlanabilir.
● Aynı bölgede, hurda mıknatıslar ve e-atıktan nadir toprak geri kazanım tesisleriyle kentsel madencilik ayağı eklenebilir.
Böylece Türkiye, "toz oksit" ihraç eden değil, mıknatıs, motor, yüksek teknoloji bileşeni ihraç eden bir ülkeye dönüşebilir.
3. Aşama – "Modern Simya Programı"
Uzun vadede ise,
işi sadece madencilikten çıkarıp,
ileri malzeme ve bilgi üretimi boyutuna taşımamız gerekiyor.
● Üniversiteler, araştırma merkezleri, sanayi ve savunma sektörü bir araya gelerek "Kritik Mineraller ve İleri Malzemeler" odaklı ulusal bir Ar-Ge programı kurabilir.
● Daha az nadir elementle aynı performansı sağlayan mıknatıslar, yeni batarya kimyaları, kuantum malzemeleri gibi alanlarda Türkiye'nin kendi patent portföyü oluşabilir.
● Bu sayede, sadece maden değil, teknoloji lisansı ihraç eden bir ülke haline gelinebilir.
8. İş Birliği: Kaynağı Biz Koyarken, Teknolojiyi Masaya Kim Getiriyor?
Kritik madenler çağında yalnızlık yok.
Kaynağı olan ülke başka;
teknolojisi olan başka;
pazarı olan bambaşka.
Türkiye'nin akıllı olması gereken nokta şudur:
Kaynağı biz koyarken,
teknolojiyi ve pazarı masaya getirecek ortaklarla çalışmak.
Ama bunu yaparken, kontrolü kaybetmemek.
Bu dengeyi kuramazsak,
kendi toprağımızdaki stratejik varlığı
başkalarının bilançolarında büyütürüz.
Bu dengeyi kurarsak,
hem içeride refah üretir,
hem dışarıda vazgeçilmez tedarik ortağı oluruz.
9. Son Söz: 21. Yüzyılın Simya Tercihi
Sözlerimi bitirirken,
başta söylediğim cümleyi biraz daha açmak istiyorum.
Kritik madenler,
21. yüzyılın petrolü falan değildir.
Petrolden daha karmaşık,
petrolden daha yaygın,
petrolden daha stratejik bir alanı ifade eder.
Bugün enerji güvenliği dediğimiz şey,
sadece petrol ve doğalgaz değildir.
Lityumdur.
Neodimyumdur.
Grafittir.
Galyumdur.
Nadir topraklardır.
Ve Türkiye'nin bu tabloda bir şansı var.
Ama bu şans,
ham madde ihraç ederek değil,
değer zincirinde yukarı çıkarak değerlendirilir.
Biz madenciler şunu çok iyi biliriz:
Yerin altındaki damar,
doğru yerden kesilmezse boşa gider.
Türkiye bugün bir karar noktasındadır:
Taşı mı yöneteceğiz, stratejiyi mi?
Ve bir şeyi daha hatırlatmak isterim:
Çin'in Kasım 2025'te verdiği "bir yıllık mola", dünyaya nefes aldırdı. Ama bu süre dolduğunda—Kasım 2026'da—kartlar yeniden masaya konacak.
Türkiye o masada elinde kâğıt mı tutacak, yoksa koz mu? Bu, önümüzdeki dokuz ayda atacağımız adımlara bağlı.
Benim samimi temennim şu:
Beylikova'yı, boru, lityumu,
bütün kritik maden portföyümüzü
sadece maden projesi olarak değil,
bir medeniyet projesinin omurgası olarak görmemiz.
Eğer biz bu çağın simyasını doğru okursak;
● Cevheri çıkarır,
● Bilgiyle işler,
● Etikle yönetir,
● Stratejiyle taçlandırırsak…
Türkiye, sadece maden satan bir ülke olmaz;
geleceğin sanayisini besleyen,
tedarik zincirlerinde vazgeçilmez,
sözü dinlenen bir ülke olur.
Karar bizim.

Yorumlar
Kalan Karakter: