Herkesin bu hayatta birden fazla sorumluluğu vardır. Ancak konu çalışma hayatı olunca bu durum pek profesyonel ya da hoş karşılanmaz. Genelde gelir getiren iş “meslek” olarak kabul edilirken, kişinin kendisi için yaptığı ve aslında topluma da katkı sağlayan uğraşları çoğu zaman ikinci plana atılır.
Bir insanın birden fazla alanda var olması çoğu zaman önyargıyla karşılanır. “Bir koltukta birden fazla karpuz taşınmaz” denir. İnsan bir şeyde iyi olur, geri kalanlar ya hevestir ya BİR kimlik karmaşası hatta bir arayış olarak değerlendirilir.…
Ama konu SANAT olunca işler değişir.
Geçtiğimiz haftalarda sinema ile yoğun bir süreç geçirdikten sonra, uzun zamandır izlemek istediğim bir büyüğümüzün daveti üzerine bir tiyatro oyununa katıldık. Bir acil hemşiresi , bir katip ve bir sinemacı olarak hem yönetmen hem doktor olan büyüğümüzü bu sefer sahnede izleme imkanı bulduk.
Az sonra soracağım : Bir karpuz meselemiz var. Ama önce meselenin biraz başına gidelim.
Güzel ülkemin topraklarında hemen herkes bilir ki; önce doktor yetiştirmek isteriz. Sanatla ilgilenen çocuklarımızın aç kalacağına, saygınlık görmeyeceğine inanılır. Oysa doktorluk; hem saygınlık hem de iyi bir gelir sunduğu için adeta bir hayat garantisi gibi görülür.
Bu yüzden sadece doktor olamayan çocukların değil, aslında sanatla ilgilenmek isteyen ama doktor olmaya zorlanan nice yetenekli çocuğun da hüzünlü bir kaderi vardır.
Tam da bu noktada izlediğimiz oyunda sizlerle açılan perdeyi konuşmak istiyorum. Yönetmen, Doktor İsmet Eraydın.
Perde açılır açılmaz bize ilk güçlü bir mesajını verdi: İnsanların beklentileri, gelecek kaygıları ve o bitmeyen “garantici” düşünce...

Oysa bir saniye sonramızın bile garantisi yokken, kaygılarla meslek seçmek ne kadar doğrudur, bilinmez.
Elbette bu topraklarda iyi bir doktor olmak, vatana millete hayırlı bir birey olmak hepimizin ortak hayalidir. Çünkü doktorluk büyük bir sorumluluktur. Can emanet edilir.
Peki, doktorun da bize emanet edildiğini hiç düşünür müyüz? Onların da bir insan olduğunu…
Ve peki, bu iki dünyayı birleştiren bir insanın sahnede adım adım başarıya ulaştığını kabul edemez miyiz?
Konu sanat ise; evet, edebiliriz.
Çünkü sanatı besleyen insanın derdidir, bazen de hikâyesidir. Hikâyesi olan bir insanı sahnede izlerken, aslında sadece bir oyun izlemeyiz; bir hayatın içine gireriz.
Oyun başladı ; “çok güldük, az sonra ağlayacağız” derken; her kahkahanın içinde bir sızı hissettim. İstemsizce gülerken, “Aslında buna gülmemeliydim” dediğim anlar oldu. Ve son sahnede, ağlamamak için kendimizi zor tuttuk.
Çünkü sahne, doktorların dertlerini; şehitlerinin acısıyla birlikte bizlere taşıdı. Bu sadece bir 112 Acil hikâyesi değildi… Birçok doktorun, birçok insanın hikâyesiydi. Üç farklı meslek grubunda arkadaş olarak hepimiz aynı yerde buluştuk: Allah doktorlarımızdan razı olsun.
Ve o an anladım ki mesele, bir koltukta kaç karpuz taşındığı değil.
Mesele, o koltuğun ne kadar geniş olduğu ve o koltukta ne kadar severek oturulduğudur. Hepsi birbirine öylesine bağlı ki…
Dr. Enver Ören Kültür Merkezi’nde izlediğimiz “Kalp Krizi Değil, Gülme Krizi” adlı oyunda sahne alan herkes, o gün bize bir şeyi daha hatırlattı: Sinema ve tiyatro için en büyük ihtiyaç, iyi bir gözlemci ve iyi bir anlatıcı olmaktır.
Ve sanat…
Yine hepimizi aynı yerde buluşturur.…Sn. İsmet Eraydın hocamıza ve değerli ekibi Tiyatro Vizit’e gönülden teşekkür ve minnetlerimizle.
ELİF TÜRE ATAM
Yorumlar
Kalan Karakter: