Bir Cumartesi akşamında Netflix’in hakkını verelim dedik. Özellikle kitabını okuyanların merakla beklediği ve platforma girer girmez yoğun ilgi ile izlenen, Global Top 10 listesinde 4.sıraları bulan diziye geldik: Masumiyet Müzesi
- Spoiler içerir.
- 18 +
Her zaman romandan uyarlamalı çalışmalar başarıyı elde edemez. Özellikle okuyucu hayal ettiği dünyanın karşılığını sahnede aynı atmosferde yakalayamayabilir. Bu çalışmada hem yazar hem kitabın kahramanı açılış sahnesini paylaşıyor. Bu da izleyicide eser ile dizi arasında bir güven hattı oluşturuyor. Romanı okuyanların da film hakkında yorumlarını özellikle yazımızın altında bekleriz. Sözü fazla uzatmadan buyurun bir dizinin tarihi dokusuna ve kahramanlarına yolculuğa çıkalım:
İstanbul’un Çukurcuma semtinin atmosferini o sokaklarda gezenler ve yaşayanlar iyi bilir. Bilmeyenler ya da yıllardır önünden geçip de uğramayanlar için ise o tarihi dokunun içinde saklı derin bir hikâye mutlaka ilgi çekici olacaktır. Çünkü burada yalnızca bir semt değil, bir hafıza yaşar. Bu hafızanın en somut karşılıklarından biri de Orhan Pamuk’un kaleminden çıkan ‘‘Masumiyet Müzesi’’ adlı romanı ve onunla bağlantılı olarak kurulan Masumiyet Müzesi’dir. Eserde anlatılan hikâye yalnızca sayfalarda kalmadı; hem bir müzeye hem de ekran uyarlamasıyla görsel bir anlatıya dönüşerek izleyiciyle buluştu. Böylece bir romanın satır aralarındaki duygular, bir semtin sokaklarında, bir müzenin vitrininde iken; ekranın karşısında yeniden hayat buluşunu inceleyeceğiz.
Dizi, hikâyesi kadar izleyiciyi geçmişe götüren romantik ve seçkin mekânlarıyla da sanatsal bir kimlik kazanmakta; izleyenleri o döneme ait olma hissini güçlü biçimde yansıtmaktadır. Günümüzde de tarihî dokusunu koruyan ve dönemin belirli bir kesiminin müdavimi olduğu seçkin mekânlar olan ; Florya Beyti Restoran, Kadıköy Baylan Pastanesi, Harbiye Hilton Otel, Zihni Bar Nişantaşı ve Pera Palace ile dikkat çekmektedir.
1970’ler de İstanbul Nişantaşı’nda zengin bir ailenin çocuğu olan 30 yaşındaki Kemal Bey (Selahattin Paşalı) ile uzak akrabası olan 18’li yaşlarda Füsun’un ( Eylül Lize Kandemir) fırtınalı aşkını konu alıyor. Kemal’in hikayesi , nişanlanmak üzere olduğu; Paris’te eğitim görmüş, Nişantaşı’ nın köklü ve varlıklı ailelerinden birinin kızı olan Sibel’e beğendiği bir çantayı almak için girdiği mağazada uzak akrabası olan Füsun’u görmesiyle başlar. Sınava hazırlanan Füsun’a özel matematik dersi verme bahanesiyle onu bir daireye davet etmesi, aralarındaki tutkulu ve gizli aşkı başlatır. Ancak nişanına gizli aşkı Füsun ve ailesini de davet etmesi Kemal’in Füsun’dan sakladığı gerçekleri ortaya çıkarır. Bu olay sonrası Füsun ortadan kaybolur ve Kemal onu uzun bir süre göremez. Bu süre içerisinde bunalımlar yaşayan ve nişanlısı Sibel’i de zor durumda bırakan Kemal’in davranışları hem kendi hayatını hem de çevresindeki kadınların kaderini derinden etkiler.
Öncelikle tüm ekibin emeğine sağlık. Buraya kadar anlatılanlar filmin atmosferi ve mekânları üzerineydi. Ancak bundan sonra, izleyicilerle paylaşmak istediğim asıl kısma geliyorum.
Masumiyet’ in saklandığı, eşyaların bir hafızaya dönüştüğü o müzenin hikayesine değineceğiz. Dizi dönemin tarihsel dokusunu yansıtırken; toplum baskısı, örf ve adetleri, sosyolojik ve sınıfsal farklılıkları da görünür kılarak insanı düşündürmektedir. Ancak şahsım adına gözden kaçmayan ve eminim çoğunuzun da dikkatini çeken bir ifade var: “Sonuna kadar gitmek.” Masumane bir güzelleme gibi sunulsa da, toplumun bakış açısı ve sınıflandırmalarından bağımsız olarak, o dönemde Avrupa kızlarına batı özentisiyle sunulan ve gençler arasında yeni bir durum olarak görülen bu ifade, topluma aykırı ama güvene dayalı bir aidiyetlik niteliği taşıyordu. Aynı zamanda aşkın ne olduğu üzerine yeni bir sorgulama başlatıyor ve sevgi olarak gösterilen şeylerin anlamını izleyiciye düşündürtüyor. Dokunmadan sevilir mi diye kendi ile Sibel ‘i karşılaştıran Füsun ‘‘sevmek için dokunmak şart mı ’’diye sorgularken izleyiciye de sevgiyi sorguluyor. Sahi sevmek … Bu denli arzusal bir şey midir, yoksa bir kadının dokusuna ait eşyalarını saklamak ve her eşyanın bir anısına sahip çıkmak mıdır?
Dizinin dokusuna ilk bakışta bir aşk filmi havası hâkim. Ancak hikâye ilerledikçe romantik atmosfer yerini daha sert bir yüzleşmeye bırakıyor. İstanbul’u yaşamanın ne demek olduğunu; sınıfsal farklılıkların görünmeyen ama belirleyici sınırlarını; eşyaların hatıralarla nasıl bir kimlik kazandığını adım adım keşfediyoruz.
“Davul bile dengi dengine” sözünün karakterlerde hayat bulmuş hâli, anlatının derin yapısında güçlü bir şekilde hissediliyor. Modernlik ve çağdaşlık başlığı altında toplanmış hayatların aslında ne kadar kırılgan ve çelişkili olduğunu görüyoruz. O dönemin yeni tanışılan kavramları, batılılaşma hevesi ve özellikle Avrupa kültürünün hayatlara dâhil oluşu, yalnızca bireysel ilişkileri değil; sınıf, aidiyet ve değer yargılarını da dönüştüren bir arka plan sunuyor.
Böylece anlatı, romantik bir aşk hikâyesinden çok; dönemin toplumsal yapısını, sınıfsal gerilimlerini ve bireysel seçimlerin sonuçlarını sorgulayan katmanlı bir hikâyeye evriliyor.
Bu tanıklıkları dinlerken bazı tekrarlamalar da var. Füsun’u tanımadan ; Kemal’in babasının yasak aşkı, sosyeteye sonradan dahil olmuş yoksul bir kadının sosyete içerisinde yer edinse de aşkına kavuşamamış olması ve trajik trafik kazası, uzak akrabası Füsun ile aşk yaşayan Turgay Bey’in utancı…Başkalarının yaşadığı ve kınadığı hayatlar kendi hayatımızda ne kadar olağan olabiliyorun da karşılığını göstermek adına da hikayede duyguyu sabit kıldıran bir yapı da söz konusu oluyor. Eğer gözünüzü ayçiçeklerinin altında aranan o romantik mutluluk sahnelerinden ayırabilirseniz, dizinin aslında “tutku”, “arzu” ve “aşk” adı altında bir sapkınlık güzellemesi sunduğunu göreceksiniz. Kemal’in bitmek bilmeyen nişanlılık sürecindeki Sibel’in ve hayatının baharında, heyecan dolu genç bir kız olan Füsun’un yaşamlarının nasıl altüst edildiğine tanık olacaksınız.
Bu hikâye, hangi sınıfa ya da hangi eğitim düzeyine ait olursanız olun, kaderinizi ve benliğinizi bir insanın eline tamamen bırakmamanız gerektiğini hatırlatan güçlü bir örnek. Sınırlar koymanın, özgürlüğünüzü korumanın ve kendi hayatınızın öznesi olmanın önemini çarpıcı biçimde gösteren bir rehber niteliğinde. Çünkü aşklar arzularla dürtüsel bir ihtiyaçla değil, sadakat ve saygı ile büyür.
Yorumlar
Kalan Karakter: