Zirve bitince kameralar aynı sahneyi kurar: Devlet ve hükümet başkanları yan yana dizilir, birbirine gülümser, objektife bakar. Buna "aile fotoğrafı" derler. İsim iyi seçilmiştir; sıcaktır, güven verir, sanki o kareye giren herkes aynı sofrada büyümüş, aynı acıyı, aynı sevinci paylaşmış gibi bir izlenim bırakır. Oysa o karede duran devletler, çoğu zaman birbirine sadece çıkar hesabıyla, tehdit algısıyla, savunma bütçesiyle bağlıdır. Fotoğraf, bu hesabın üstüne örtülmüş kadife bir örtüdür.
Aile kelimesi bizim dilimizde ağırdır. Anadolu'da aile, kan bağıdır, aynı toprağı işlemektir, aynı yasla ağlamaktır. Bir ittifakın kendini bu kelimeyle anması, aslında ne kadar da zorlama bir sıcaklık arayışıdır. Otuz iki farklı başkentin, otuz iki farklı çıkarın, otuz iki farklı tarihin bir aile çatısı altında toplanabileceğine inanmak için insanın ya çok saf ya da çok iyi niyetli olması gerekir.
Yakup Kadri'nin sorduğu soru
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, bir asır önce Batılılaşmanın yüzeyde kalan taklidini anlatırken, giyilen kıyafetin, takılan tavrın, insanın özünü değiştirmediğini yazmıştı. Bugün zirve fotoğrafları için de aynı soru geçerlidir: Yan yana durmak, gülümsemek, aynı kareye girmek; gerçekten bir aidiyet midir, yoksa yalnızca protokolün dayattığı bir kıyafet midir? Kravatlar aynı, duruş aynı, ama arka planda füze savunma sistemleri, tatbikatlar, silah sevkiyatları konuşulmaktadır. Fotoğraf huzuru gösterir, gündem ise tam tersini.
Barış, bir kadrajın içine sığacak kadar küçük bir şey değildir.
Sınıra yakın büyümüş biri için bu ayrım daha da belirgindir. Kars'ta, Iğdır'da, Ardahan'da yaşayan biri, sınırın öte yakasındaki ışıkların ne anlama geldiğini bilir; oradaki her nöbet kulesi, her tel örgü, bir ittifakın "caydırıcılık" dediği şeyin gündelik hayattaki karşılığıdır. O hattın üzerinde büyüyen bir çocuk için barış, bir fotoğraf karesi değil, gece nöbetçi köpeklerinin havlamadığı, sınır ışıklarının sönük kaldığı sıradan bir akşamdır. Devletlerin "aile" dediği ittifaklar, çoğu zaman tam da bu sıradanlığı garanti edemedikleri için var olurlar.
İttifak kurmak, barışı istemek midir?
Bir ittifakın var olma sebebi, çoğu zaman bir başkasına karşı durmaktır. Düşman tarif edilmeden ittifak kurulmaz; ortak tehdit olmadan "biz" duygusu oluşmaz. Bu da sorunun can alıcı noktasıdır: kendini bir tehdide karşı tanımlayan bir yapı, gerçekten barışı mı arzular, yoksa dengeyi mi? Barış, karşıtlık üzerine kurulmaz; barış, karşıtlığın ortadan kalkmasıyla mümkün olur. Oysa ittifaklar, varlıklarını sürdürebilmek için o karşıtlığın hep bir yerde canlı kalmasına da ihtiyaç duyar. Bu çelişki, her aile fotoğrafının arkasında sessizce durur.
Nâzım Hikmet, "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine" derken, kardeşliği zorla dizilen bir sıra değil, gönüllü bir bütünlük olarak tarif ediyordu. Zirve salonlarında çekilen o fotoğraflarda ne kadar özgürlük ne kadar gönüllülük var, sorusu, cevabını arka planda yürütülen pazarlıklarda, imzalanan silah anlaşmalarında, ertelenen üyelik vaatlerinde bulur.
Belki de mesele fotoğrafın kendisinde değil, bize ne söylediğinde. Bir kare, bir cümle kadar yalan söyleyebilir ya da bir cümle kadar doğru. Ama şurası kesin: gülümseyen yüzler bir araya geldiğinde dünya barışa kavuşmuyor; barış, o karenin dışında, sınırlarda, mülteci kamplarında, çatışma hatlarında yaşanan sıradan günlerin sayısı arttıkça kavuşuyor. Aile fotoğrafı, en fazla bir niyet beyanıdır. Niyetin gerçeğe dönüşüp dönüşmediğini ise kadrajın dışında kalan hayat gösterir.
Yorumlar
Kalan Karakter: