Günümüzde kalp ve damar hastalıkları kadınlarda daha fazla ölüme ve iş gücü kaybına yol açmaktadır. Dahası, son yıllarda yapılan araştırmalar önümüzdeki 25 yıl içinde bu tablonun daha da ağırlaşabileceğine işaret etmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, kadınlarda kalp ve damar hastalıklarına ait risk faktörlerinin ve hastalık yükünün giderek artmasıdır. Tehlikenin boyutunu artıran bir diğer önemli etken ise, kadınlarda kalp-damar hastalıklarına ait belirti ve bulguların erkeklere kıyasla daha silik ve atipik seyretmesidir. Ayrıca henüz tam olarak açıklanamayan bazı biyolojik ve klinik farklılıklarla birlikte değerlendirildiğinde hastalığın dünya genelinde daha geç fark edilmesine ve kadınların tedaviye daha geç ulaşmasına yol açmaktadır. Sonuçta günümüzde kadınlarda yaklaşık %11 düzeyinde olan kalp-damar hastalıkları ve inme oranının, yakın gelecekte yaklaşık %15–16 seviyelerine yükselebileceği göstermektedir.
Diğer bir çarpıcı sonuç “genç kadınlarla” ilgilidir. Mevcut veriler, yakın gelecekte 20–44 yaş aralığındaki kadınların yaklaşık üçte birinin kalp ve damar hastalığı tanısı alacağını ortaya koymaktadır. Bu durum ise, kalp ve damar hastalıklarının artık yalnızca “ileri yaş” sorunu olmaktan çıktığını; 30’lu ve 40’lı yaşlarda kalp krizi ve inme gibi ağır klinik tablolarla karşımıza çıkan ciddi bir halk sağlığı problemine dönüşebileceğini göstermektedir.
İlerledik ama koruyamadık…
Bir zamanlar, modern tıbbın ilerlemesiyle birlikte kalp hastalıklarının giderek azalacağına inanılıyordu. Hatta yüzyılın sonuna doğru nadir görülen bir sağlık sorunu haline gelebileceği düşünülüyordu. Oysa bugün elimizdeki veriler tam tersini söylüyor. Özellikle de genç kadınların kalbi alarm zilleri çalıyor.
Kalp ve damar hastalıklarının tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmesine kaydedildi; ancak “önleme” konusunda ne yazık ki aynı başarı sağlanılamadı. Tabir caizse dünya bu konuda sınıfta kaldı.
Yaklaşık 20-25 yıl sonra, kadınların yaklaşık %50’sinde görülen yüksek kan basıncının (hipertansiyonun) %60’lara; diyabetin %15’ten %26’lara ve obezitenin ise %44’den % 62’lere yükseleceği ön görülüyor. Üstelik bu eğilim sadece yetişkin kadınlarla da sınırlı değil; çünkü 2 –19 yaş arası kız çocuklarında obezite oranının %20’den %32’lere çıkacağı yönünde çok güçlü veriler var..
Pekiyi bu ne demek oluyor ? Kalp ve damar hastalıkları bir gecede ortaya çıkmıyor. Risk faktörleri çocukluk çağında başlıyor, genç erişkinlikte pekişiyor ve yıllar içinde klinik tabloya dönüşüyor. Eğer bugünün çocukları daha yüksek riskle büyüyorsa, yarının orta yaş grubu daha ağır bir hastalık yükü taşıyacak demek oluyor.
Kadınlara özgü riskler göz ardı ediliyor…
Kalp hastalığı hâlen birçok kişi tarafından “erkek hastalığı” gibi algılanıyor. Oysa kadınlarda kalp hastalığı, tüm kanser türlerinin toplamından daha fazla ölüme yol açmakta. Dahası, kadınlarda kalp-damar hastalıklarına ait belirti ve bulgular erkeklere kıyasla daha silik ve atipik olduğu için daha geç fark edilmekt…
Kadınların yaşam boyu maruz kaldığı hormonal değişimler — adet döngüsü, gebelik, menopoz — kalp sağlığını etkileyebilecek biyolojik süreçler içeriyor. Ancak bu alan hâlen yeterince araştırılmış değil. Kadın bedeni uzun yıllar klinik araştırmalarda ikinci plana itildi; bunun sonuçlarını bugün daha net bir şekilde görüyoruz.
Eşitsizlikler derinleşiyor…
Soruna sadece biyolojik pencereden bakmak doğru olmaz; kadın kalp damar sağlığında sosyal etkenlerin de çok önemli rolleri bulunur…
Kadınlarda yüksek kan basıncı (hipertansiyon), obezite ve diyabet oranları erkelere nazaran daha yüksektir ve buna bağlı olarak meydana gelen kalp krizi, kalp yetmezliği ve inme doğal olarak daha fazladır. Ancak toplumdaki kadının yeri, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk, sağlık hizmetlerine erişememe ve stres gibi faktörlerin de riski katlayacağı hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Kalp sağlığı, yalnızca bireysel yaşam tarzı tercihlerinin değil; gelir düzeyinin, eğitim imkanlarının ve sağlık politikalarının da aynasıdır.
Umut var mı?
Obezite ve diyabet tedavisi için geliştirilen yeni nesil ilaçlar umut vadediyor. Ancak bu ilaçların toplum genelinde kalp-damar hastalık yükünü ne ölçüde azaltacağı henüz net değildir. Dahası, bu tedavilere kimin erişebileceği ayrı bir tartışma konusu.
Bununla birlikte ekip temelli bakım ve dijital izlem gibi yaklaşımlar da etkili gibi gözükmektedir. Simülasyon modelleri, risk faktörlerinde yüzde 10’luk bir azalışın kalp hastalığı ve inmeyi yüzde 17–23 oranında azaltabileceğini gösteriyor.
Pekiyi ya gerçek çözüm ?
Gerçek çözüm, hastalık geliştikten sonra müdahale etmek değil; risk faktörlerini çocukluk çağından itibaren belirleyip azaltmaktan geçer. Bununla birlikte sağlıklı beslenmeye erişim, güvenli fiziksel aktivite alanları, erken tarama programları, kadınlara özgü risk farkındalığı ve eşitsizlikleri ortadan kaldıran sosyal politikalar geliştirilmelidir.
Bunları başaramazsak, yakın gelecekte genç kadınlar başta olmak üzere, kadınlarda kalp hastalığı istisna değil, sıradan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkacaktır; bu da modern tıbbın en büyük ironilerinden biri olacaktır. Çünkü kadınların kalbi sağlıklı değilse, aile ve toplum da sağlıklı olamaz….
Yorumlar
Kalan Karakter: