Küresel ekonomiye şöyle bir baktığımızda yalnızca büyüme rakamlarıyla değil; güç merkezlerinin yer değiştirdiği, işbirliği modellerinin yeniden tanımlandığı ve çok katmanlı bir düzenin şekillendiği kritik bir eşik olarak karşımıza çıkması beklenen bir durum aslında.
Pandemi sonrası toparlanma, jeopolitik gerilimler, enerji dönüşümü ve dijitalleşmenin hızlanması; klasik ekonomik ittifakları sorgulatan ve yeni eksenler yaratan bir dönüşüm sürecini beraberinde getirince denge politikaları da yerlerinde değişkenliğe uğruyor
Bugün dünya ekonomisi artık tek kutuplu bir liderlikten çok, çok merkezli bir güç dağılımına doğru bir rotaya girmiş durumda olduğunu görüyoruz kuşkusuz.
ABD ve Çin arasındaki stratejik rekabet, yalnızca ticaret savaşlarından ibaret değil; aynı zamanda teknoloji, yarı iletkenler, yapay zeka ve yeşil enerji yatırımları üzerinden şekillenen bir hegemonya mücadelesine dönüşmüş durumda.
Avrupa Birliği ise sürdürülebilirlik politikaları ve karbon düzenlemeleriyle küresel ticaret kurallarını yeniden yazma çabasında.
Bu yeni tabloda, küresel işbirlikleri daha pragmatik ve çıkar odaklı bir yapıya bürünüyor.
Klasik blok siyasetinin yerini esnek ortaklıklar alıyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise 2025, stratejik konumun jeopolitik avantaja dönüştüğü bir dönem niteliği taşıyor. Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında bir köprü olan Türkiye; tedarik zincirlerinin yeniden yapılandığı bu dönemde “yakın coğrafyadan üretim” (nearshoring) trendinin en güçlü adaylarından biri olarak öne çıkıyor.
Lojistik kabiliyeti, genç iş gücü, sanayi altyapısı ve bölgesel ticaret ağları Türkiye’yi üretim ve dağıtım merkezi konumuna taşıyor.
Aynı zamanda Türkiye, enerji, savunma sanayi, tarım teknolojileri ve dijital altyapı alanlarında geliştirdiği kapasiteyle küresel işbirliklerinde daha etkin bir aktör halinde fazlasıyla ..
Orta Koridor projesi, Türk Devletleri Teşkilatı ile derinleşen ticari ilişkiler ve Körfez sermayesiyle artan yatırım işbirlikleri, Türkiye’nin çok yönlü dış ekonomik stratejisinin somut göstergeleri arasında yer alıyor.
Yeni dünya düzeninde kazanan ülkeler, yalnızca üretim hacmiyle değil; teknolojik kapasitesi, sürdürülebilirlik vizyonu ve diplomatik esnekliğiyle öne çıkacak. 2025 itibarıyla ekonomik rekabet artık sadece fiyat değil, güvenilirlik, tedarik sürdürülebilirliği ve politik istikrar üzerinden şekilleniyor.
Sonuç olarak 2025, küresel ekonomide eski dengelerin kalıcı biçimde çözüldüğü ve yeni işbirliği modellerinin kurumlaştığı bir yıl olarak tarihe geçmeye aday.
Bu dönemde Türkiye’nin başarısı; doğru strateji, akılcı yönetim ve uluslararası entegrasyon gücüyle doğrudan ilişkili olacak.
Yeni dünya düzeni, risklerle birlikte önemli fırsatları da içinde barındırıyor ve bu fırsatları doğru okuyabilen ülkeler, yalnızca ayakta kalmayacak; aynı zamanda yeni sistemin kurucu aktörleri arasında yer alacak.
Bunu da buraya yazalım ; dursun ki geriye dönüp bakacağımız arşiv yazılardan olsun.
Yorumlar
Kalan Karakter: