Ruhsal zekâ, öğrenmekle değil hatırlamakla ilgilidir. İnsan burada “neden” sormaz; “nasıl olur” der. Kontrol etmek istemez, uyumlanır. Cennet, bu yüzden bir ödül değil; bir hâl meselesidir. İçte kurulan bir denge, derin bir sükûnettir.
Ruh merkeze geçtiğinde, hayat yavaşlamaz ama sadeleşir. İnsan daha az ister, daha çok fark eder. Kaybetme korkusu çözülür; çünkü sahip olma ihtiyacı azalır. Cennetin kapısı, tam da bu noktada aralanır.
Ruhsal zekâ, insana üstünlük hissi vermez. Aksine hafifletir. Kibir sessizce dağılır. İnsan, kendini merkeze koymaktan vazgeçtikçe derinleşir. Bu derinlik, dışarıdan bakıldığında fark edilmez; ama yaşayan bilir.
Cennet, her şeyin yolunda olduğu bir hayat değildir. Acı vardır, eksiklik vardır, kayıp vardır. Ama bunlar insanın merkezini sarsmaz. Ruh, olanı olduğu gibi taşır. Direnmez, inkâr etmez, abartmaz.
Ruhun dili sessizdir. İspat aramaz. Tartışmaya girmez. Çünkü hakikat, savunulacak bir fikir değil; yaşanacak bir hâl olmuştur. İnsan burada artık aramaz; bulunmuştur.
Ruhsal zekâ, zihni susturur, duyguları dengeler. İnsanı “ben”den alır, “biz”e taşır; oradan da sessiz bir teslimiyete bırakır. Cennet, işte bu teslimiyetin içte açılan hâlidir.
Ama bu hâl bile kalıcı değildir. Çünkü yol devam eder.

Yorumlar
Kalan Karakter: