1961 yılında Bakırköy’de doğan, kökleri Balkan rüzgârlarıyla Edirne’ye uzanan Haluk Coşar, çocukluğunu zarafetiyle anılan babaannesinin dizinin dibinde geçirmiş. Dedelerinden kalan hatıralar, babaannesinin Yıldız Sarayı’na uzanan geçmişi… Hepsi, onun kalbine erken yaşta ince bir asalet işlemiş...
Ama hayat, bu inceliği sınamak için pek acımasız davranmış.
Daha küçücük bir çocukken babasını bir trafik kazasında kaybetmiş Haluk Coşar. Babası, 33 yaşında hayata veda etmiş. O günden sonra dört kardeşin yükü annelerinin ve babaannelerinin omzuna kalmış. Coşar, ailesindeki yoksunlukları, eksilmeleri, babasız büyümenin kırılganlığını hep içinde taşıyarak yetişmiş...
Ve sonra hayat ona bir kapı daha açmış: Oya…
Henüz 15’indeki bir genç kız ve ona her gün “alışveriş bahanesi”yle uğrayan delikanlı Haluk. Bir mektupla başlayan, bir utangaç dönüşle sarsılan ama yıllara meydan okuyan bir sevda… Bu sevda, 45 yıldır omuz omuza, aynı tencerenin kaynadığı bir yuva olmuş. Bugün hâlâ eşine “pilavlarımın sultanı” diye seslenecek kadar taze, içten ve sahici…
Ne var ki hayat, en ağır imtihanlarını bu güzel yuvaya saklamış.
İlk evlatlarını 1999 depreminin hemen ardındaki günlerde, bir trafik kazasında kaybettiler. Evlatlarının ölüm yeri, dedesinin hayatını kaybettiği yerle aynıydı… Coşar, bu kaderin tuhaf cilvesini anlatırken bile sesi titriyor: “Çapa’da doğdu, Çapa’da vefat etti.”
İkiz bebeklerinden biri yalnızca birkaç hafta yaşayabildi. Bugün hayatta olan tek evladı Ecem… Coşar’ın sözleri kızına duyduğu minneti özetliyor: “O beni hayatta tuttu. Ayakta tuttu. Bana her şey oldu.”
Oğlunun vefatından sonra işini kaybetti, iflas etti, ailesinden beklediği desteği bulamadı. Bir gün, yeğeninin “Artık seni istemiyoruz” sözleriyle kapıya konuldu. Ve sokaklar…
Bir erkek için en derin, en sessiz çöküş…
Martıların önüne atılan bayat ekmekleri yemek zorunda kaldığı günleri, hâlâ içini burkan bir mahcubiyetle hatırlıyor.
Yanında sadece Oya vardı.
Sadece sevda değil, bir insanın hayatta kalma direnci…
Sonra Avcılar sahilinde küçük bir pilav tezgâhı açtı. Eşinin pişirdiği pilavları satarken, kepçeyi nasıl tutacağını bile bilmediği günlerden bugünlere… Kayınvalidesinin çektiği o 10 bin liralık kredi, adeta bir can simidi oldu.
Ve sonra insanlar ona bir isim verdi: “Haluk Baba.”
Sadece bol kepçeli pilavları için değil; kapısından içeri giren her gence bir baba gibi yaklaşması, kimsesiz hissetmiş herkesin elini tutması için…
Doyurmaktan çok sahip çıkmasıyla tanındı.
Bugün döner de satıyor ama onun için bu iş hâlâ bir ticaret değil, bir adanmışlık. Vefat eden iki evladının her lokmada anılması için her tabağa “onların niyetiyle bir kepçe fazla” koyuyor. “Cennette iki yavrum var. Babalarının onları unutmadığını bilmelerini istiyorum” diyor.
Enflasyon sorulduğunda bile meseleyi insana getiriyor:
“750 gram pilavı 175 liraya veriyoruz. Ne gerekiyorsa koyuyoruz. Enflasyonu insanlar yapıyor. İsteseler tüccarlar benim gibi verebilir. Her şey para değil.”
Bir zamanlar kuşların önünden aldığı ekmeği yerken onlardan mahcupça özür dileyen adam, bugün hiçbir gencin aç kalmaması için uğraşıyor.
“Bana aç gelin evlatlar” diyor.
“Cebiniz olsun olmasın bana aç gelin.”
Ve kayıp yaşayan ailelere bir Mevlana cümlesi bırakıyor:
“Sabır acı bir ot gibidir; hem can yakar hem tedavi eder.”
Haluk Baba’nın hikâyesi, yalnızca bir esnafın değil, düşüp kalkmanın, kaybedip yeniden doğmanın hikâyesi...
Bazı insanlar vardır; kırılmış kalplerini başkalarının yurdu yaparlar.
İşte bu yüzden Avcılar’ın sahildeki o küçük dükkânında bugün yüzlerce genç yalnız olmadığını hissediyor.
Çünkü orada bir baba var.
Kalbini kaybetmiş ama merhametini hiç kaybetmemiş bir baba…
Yorumlar
Kalan Karakter: