8 Mart geldiğinde dünya yine çiçeklerle, mesajlarla ve iyi niyetli temennilerle doluyor.
Ama insanın aklına şu soru takılıyor:
Gerçekten kadını mı konuşuyoruz, yoksa sadece bir günü mü?
Çünkü mesele bir günün kutlanmasından ibaret değil.
Mesele, bir medeniyetin inşasında kadının rolünü doğru okuyabilmek.
Bir toplumun kalkınmasını yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçenler, aslında o toplumun yarısını görmezden geliyorlar. Oysa ekonominin en temel gerçeği çok basittir:
Bir ülkenin en büyük sermayesi insandır.
İnsanı yetiştiren ise kadındır.
Bu nedenle kadın meselesi bir sosyal hak tartışmasından önce bir kalkınma meselesidir.
Nitekim yapılan araştırmalar gösteriyor ki kadınların ekonomik hayata katılımı arttıkça ülkelerin büyüme hızları yükseliyor. Buna rağmen Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı hâlâ olması gereken seviyenin oldukça gerisinde.
Bu yalnızca bir istatistik değildir.
Bu, kullanılmayan bir potansiyelin fotoğrafıdır.
Kadın meselesini Batı’nın ideolojik kalıplarıyla okumak ise bizi çoğu zaman yanlış sonuçlara götürür.
Çünkü bizim topraklarımızın kadına bakışı çok daha köklü bir medeniyet perspektifine dayanır.
İslamiyet’te kadın, modern dünyanın keşfettiği bir hak öznesi değildir.
İslamiyetin ilk yıllarında ticaret kervanlarını yöneten Hz. Hatice, ilmin en önemli kaynaklarından biri olan Hz. Aişe bunun en güçlü göstergesidir.
Yani kadının toplumsal hayattaki varlığı, modern bir tartışma değil, medeniyetimizin kadim bir gerçeğidir.
Cumhuriyet ise bu geleneği başka bir noktaya taşıdı.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınının toplumsal hayattaki yerini tarif ederken şu cümleyi kurmuştu:
“Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır.”
Bu söz yalnızca bir eşitlik vurgusu değil; aynı zamanda bir kalkınma stratejisidir.
Çünkü Atatürk çok iyi biliyordu:
Kadın üretimde yoksa, toplum kalkınmada yarımdır.
Ancak Türkiye’nin yakın tarihinde kadınların toplumsal hayata katılımında çok önemli eşik daha aşıldı.
Uzun yıllar boyunca başörtüsü nedeniyle eğitim hakkından, kamu görevlerinden ve birçok meslek alanından uzak kalmak zorunda bırakılan kadınlar vardı. Üniversite kapılarında hayallerini bırakmak zorunda kalan, diplomalarını almasına rağmen mesleğini icra edemeyen, kamuda çalışamayan binlerce kadın…
İşte bu tablo köklü bir şekilde değişti.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde atılan adımlar, kadınların inançları nedeniyle hayatın dışında kalmadığı yeni bir dönemin kapısını araladı.
Bugün Türkiye’de başı açık ya da başörtülü ayrımı yapılmaksızın kadınlar üniversitelerde öğrenci olarak eğitim görüyor, akademisyen olarak bilim üretiyor, kamu kurumlarında görev alıyor, Meclis’te milletvekili olarak ülkemizi temsil ediyor.
Bu yalnızca bir hak iadesi değildir.
Aynı zamanda toplumsal potansiyelin yeniden harekete geçirilmesidir.
Bununla birlikte kadın girişimciliğini destekleyen teşvikler, kadın istihdamını artırmaya yönelik programlar, kadın kooperatiflerine verilen destekler ve sosyal politikalar da kadınların ekonomik hayattaki varlığını güçlendiren önemli adımlar oldu.
Çünkü güçlü bir ekonomi, ancak üretimin ve fırsatların toplumun tamamına açılmasıyla mümkündür.
Bir ülkenin geleceği yalnızca teknolojiyle değil, insan yetiştirme kapasitesiyle belirlenir.
Ve insan yetiştirme meselesinin merkezinde yine kadın vardır.
Rahmetli Alev Alatlı’nın çok sevdiğim bir tespiti vardır:
“Bir toplumun seviyesini anlamak için kadınlarına nasıl baktığına bakın.”
Alatlı’nın bu cümlesi aslında sosyolojinin en yalın özetidir.
Çünkü kadın yalnızca bir birey değildir.
Kadın bir kültür taşıyıcısıdır.
Bir annenin çocuğuna verdiği değerler, bir neslin zihniyetini belirler.
Bir öğretmenin sınıfta verdiği ilham, bir ülkenin geleceğini şekillendirir.
Bir girişimci kadının kurduğu şirket, bir ekonominin büyümesine katkı sağlar.
Yani kadın, yalnızca bir aileyi değil, bir medeniyeti yetiştirir.
Bu nedenle 8 Mart’ı yalnızca bir “kutlama günü” olarak görmek, aslında meselenin büyüklüğünü küçültmek olur.
8 Mart bize şu soruyu sormalıdır:
Kadın gerçekten hayatın her alanında var mı?
Ekonomide, bilimde, siyasette, sanatta…
Yoksa hâlâ potansiyelinin bir kısmını kullanamayan bir toplum muyuz?
Eğer ikinci ihtimal doğruysa, mesele kadınların değil, hepimizin meselesidir.
Çünkü kalkınma dediğimiz şey yalnızca fabrikalar, yollar ve teknoloji değildir.
Kalkınma;
bir annenin yetiştirdiği bilinçli bir çocukta,
bir öğretmenin verdiği ilhamda,
bir kadının kurduğu işletmede,
bir toplumun kadınlarına duyduğu saygıda saklıdır.
Belki de bu yüzden kadına verilen değer, aslında bir ülkenin geleceğe verdiği değerin ölçüsüdür.
Ve bu yüzden kadını güçlendiren toplumlar yükselir.
Kadını görmezden gelen toplumlar ise yerinde sayar.
Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir kutlama değil, bir hatırlatmadır:
Bir toplumun yarısını ayağa kaldırmadan,
o toplumu ayağa kaldırmak mümkün değildir.
Çünkü kadın sadece hayatın içinde değildir.
Kadın,
hayatın ta kendisidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: