Bir yanda Fenerbahçe…
Transfer dönemini erken açmış, kadrosunu güçlendirmiş, 11 yıllık kupa hasretini bitirerek hem takımına hem taraftarına özgüven aşılamış bir kulüp. Uzun süredir ilk kez bir Fenerbahçe yönetimi bekleyen değil, oyunu belirleyen tarafta.
Diğer yanda Galatasaray…
Şampiyonluk kadrosunun üzerine koymak yerine süreci ağırdan alan, geciken transferlerle sezonun ilk büyük sınavına eksik ve zihinsel olarak dağınık giren bir yapı.
Ve bu tablonun ortasında Okan Buruk.
Süper Kupa gibi tek maçlık, psikolojik ağırlığı yüksek bir finalde yalnızca rakibi değil, oyunun matematiğini de yenmeniz gerekir. Okan Buruk ise o gün matematiği yok saydı.
Orta saha: İki savaşçı, sıfır beyin
Lemina – Torreira ikilisi, modern futbolda “oyun kırıcı” olarak tanımlanan iki saf savunma orta sahadır. Top kaparlar, alan daraltırlar, rakibi bozarlar.
Ama oyun kurmazlar.
Bu ikilinin önüne Sara ya da İlkay gibi üçüncü bölgeyle bağlantı kuran bir pas istasyonu koymadan sahaya çıkmak, Galatasaray’ın merkezini bilinçli olarak susturmak demektir.
Orta sahada:
• Pas açısı yoktu
• Dikey bağlantı yoktu
• Tempo değişimi yoktu
• Üçüncü adam koşusu yoktu
Top Torreira’ya geldi, geri oynandı.
Lemina’ya geldi, yana oynandı.
Ve Galatasaray oyunu rakip yarı sahaya taşıyamadan boğuldu.
Modern futbolda merkez sadece bir mücadele alanı değil, bir beyindir.
Okan Buruk ise Galatasaray’ı bu finalde beyinsiz bir gövdeyle sahaya sürdü.
Sara’sız ya da İlkay’sız kurulan bu orta sahadan pozisyon üretmesini beklemek,
suskun iki adamdan senfoni çıkarmayı istemek gibidir.
Fenerbahçe’de ise tam tersi: Akıl vardı
Fenerbahçe cephesinde tablo tam tersiydi. Sahada yalnızca diziliş değil, zihin vardı.
Guendouzi – İsmail – Asensio kurgusu, modern futbolun merkez mantığına birebir uyuyordu:
• İsmail, alanı süpürdü; savunmayı korudu.
• Guendouzi, topu taşıdı; geçişleri yönetti.
• Asensio, üçüncü bölgede bir oyun kurucu gibi oynadı; rakip bloklar arasında kaybolan değil, oyunu çözen adam oldu.
Bu üçlü sayesinde Fenerbahçe orta sahası:
• Topu kazandı
• Taşıdı
• Yönlendirdi
• Ve final pasına dönüştürdü
Yani sadece mücadele etmedi, oyunu yönetti.
Galatasaray merkezde iki savaşçıyla boğuşurken, Fenerbahçe merkezde üç farklı fonksiyonla oyunu kontrol etti.
Bir tarafta Lemina – Torreira:
Topu alan ama ne yapacağını bilmeyen bir orta saha.
Diğer tarafta Guendouzi – İsmail – Asensio:
Topu alan, yön veren ve rakibi şekillendiren bir akıl.
Süper Kupa’yı belirleyen fark, tabelada değil,
merkezin beyninde ortaya çıktı.
Fenerbahçe ne kazandı, Galatasaray ne kaybetti?
Fenerbahçe kupadan fazlasını kazandı:
• Özgüven
• Psikolojik üstünlük
• Taraftar inancı
Galatasaray ise sadece bir maçı değil:
• Oyun disiplinini
• Zihinsel odağını
• Sezonun ilk mesajını kaybetti
Şampiyonluklar bazen kupalarla değil,
orada kaçırılan işaret fişekleriyle kaybedilir.
———
Olimpiyat Stadı mı, irade boşluğu mu?
TFF’nin Süper Kupa’yı Olimpiyat Stadı’na verme kararı futbol aklından çok bürokratik refleksin ürünüdür. Tribünle bağı zayıf, atmosfer üretmeyen bu beton blokta final oynatmak, futbolu sadece bir dosya numarası olarak gören zihniyetin özetidir.
Futbol bir organizasyon değil,
bir duygudur.
İki final, iki dünya
Aynı hafta iki Süper Kupa izledik.
Türkiye’de:
Gerginlik, boş tribünler, tartışmalar, krizler…
İspanya’da:
Real Madrid – Barcelona finali.
İki kulübün başkanları yan yana, futbolcular maç öncesi sohbet ediyor, sahada rekabet var ama düşmanlık yok.
Üstelik dünya acıların içinden geçerken…
Futbol, birleştirici gücünü hatırlatıyor.
Bizde ise acıya saygı bile tartışma konusu.
Bu fark futbol farkı değil,
medeniyet farkıdır.
Son söz
Türkiye’de futbol artık sadece iyi oynayanın değil,
iyi yönetilenin kazandığı bir oyundur.
Ve biz hâlâ stadın yerini tartışırken,
dünya futbolu bize insanlık dersi veriyor.
Kupa kaldırmak kolay…
Zor olan, futbolu hak ettiği yere taşımak

Yorumlar
Kalan Karakter: