Bir zamanlar düzen basitti: Bilim üretir, siyaset uygular, toplum da güvenirdi. Bu üçlü arasında sessiz ama güçlü bir mutabakat vardı. Bugün ise o mutabakat çöktü. Roller değişti, sınırlar silindi ve biz artık farklı bir çağın içindeyiz. Bilim, belki de tarihinde ilk kez bu kadar açık bir şekilde kendini savunmak zorunda kalıyor. Bu, yalnızca bir iletişim sorunu değil; derin bir güven krizinin dışa vurumu.
Artık bilim insanları klasik rollerinin dışına itiliyor. Bir zamanlar laboratuvarlarında veri üretmekle yetinen araştırmacılar, bugün çok daha farklı bir cephede mücadele ediyor. Sadece bilgi üretmiyorlar; sosyal medyada yayılan yanlış bilgiyi düzeltmek, kamu otoritelerinin açıklamalarını test etmek ve giderek daha görünür bir biçimde toplumun karşısına çıkmak zorunda kalıyorlar. Laboratuvarın sessizliğinden çıkıp kamuoyunun gürültüsüne giriyorlar. Çünkü gerçek artık kendiliğinden duyulmuyor; anlatılması, savunulması ve çoğu zaman da korunması gerekiyor. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk. Çünkü güven kayboldu. Ve güvenin olmadığı yerde, en doğru bilgi bile tek başına yeterli olmuyor.
Uzun yıllar boyunca kamu sağlığı kurumları ve özellikle de devlet destekli bilimsel yapılar toplum için tartışmasız bir referans noktasıydı. Ancak son yıllarda bu güven hızla aşındı. Pandemi döneminde yaşanan çelişkili açıklamalar, sık sık değişen rehberler ve siyaset-bilim ilişkisinin bulanıklaşması ya da iç içe geçmesi bu süreci hızlandırdı. Buna ek olarak, akademi ile endüstri arasındaki ilişkiler konusunda artan şüpheler, bilimin tarafsızlığına gölge düşürdü.
Bilimin finansman yapısındaki değişim, inovasyonu hızlandırırken aynı zamanda tarafsızlık algısını da zedeledi. Şeffaflık adımları atılmış olsa da, toplumun zihnindeki soru işaretleri tam anlamıyla silinmiş değil. Bu boşluk ise çoğu zaman bilimsel veriden çok, güçlü söylemlerle dolduruluyor.
Bugün geldiğimiz noktada yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız: “bilimsel doğrulama çağı.”
Artık bilim insanları yalnızca keşif yapmıyor; aynı zamanda yanlış bilgiyi anında çürüten, kamuoyunu doğrudan bilgilendiren ve gerektiğinde otoriteye karşı duran aktörlere dönüşüyor. Kimi araştırmacılar birkaç ay içinde büyük veri analizleri yayımlayarak resmi iddiaları test ediyor, kimileri birkaç dakikalık videolarla milyonlara ulaşıyor. Bu durum alışılmış bilim kültürü açısından rahatsız edici olabilir. Çünkü bilim insanı geleneksel olarak sessizdir; “ veri konuşur, kendisi değil.” Sessizlik, bilimin asaleti olarak görülür. Ancak içinde bulunduğumuz çağda sessizlik artık masum değildir. Çoğu zaman yanlış bilginin lehine işleyen bir boşluk yaratır. Bilim sustuğunda, o boşluğu hakikat değil; en hızlı, en yüksek ve en ısrarlı ses doldurur. Bu yüzden bugün bilim insanları için mesele yalnızca doğruyu üretmek değildir; onu savunmak ve görünür kılmaktır. Çünkü artık “ sessizlik, tarafsızlık değil, yanlış bilginin en güçlü müttefikidir.”
Elbette bilim kusursuz değildir. Bilim de yanılabilir, değişebilir, kendini düzeltebilir. Ancak tam da bu özellikleri nedeniyle hâlâ gerçeğe ulaşmanın en güvenilir yoludur. Alternatifi ise çoğu zaman sezgiler, ideolojiler ve doğrulanmamış iddialardır.
Bugün gelinen noktada kritik soru şu: Eğer bilim insanları gerçeği savunmazsa, kim savunacak?
Belki de bu dönemi farklı kılan şey, bilimin ilk kez bu kadar açık bir şekilde kendini anlatmak zorunda kalmasıdır. Bu bir kriz olduğu kadar bir fırsat da olabilir. Çünkü doğru anlatılan bilim, yalnızca bilgiyi değil, güveni de yeniden inşa edebilir.
Ve belki de en önemli gerçek şu: “ Bilim sustuğunda boşluğu bilgi değil, gürültü doldurur.”
Yorumlar
Kalan Karakter: