Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan Türk bayram geleneğinde kurban; et değil paylaşım, gösteriş değil merhametti… Peki bugün ne değişti?
Anadolu’da eski bir bayram sabahını düşünün…
Daha güneş doğmadan taş avlulu evlerin kandilleri yanardı.
Mahalle camisinden yükselen tekbir sesleri sabah ayazına karışırdı.
Bakır kazanlarda kemik suları kaynar, tandırlarda ekmekler pişer, anneler günler öncesinden açtıkları baklavaları tepsilere dizerdi.
Çocuklar yeni ayakkabılarını başucuna koyarak uyurdu.
Çünkü bayram, yalnızca bir gün değil; bir milletin yeniden birbirini hatırladığı kutsal bir vakitti.
Türk-İslam kültüründe Kurban Bayramı asırlardır yalnızca dini bir ibadet olarak görülmedi.
Bayram; toplumsal dayanışmanın, paylaşımın, bereketin ve vicdanın yeniden kurulduğu büyük bir gelenekti.
Türk töresinde sofraya yalnız oturmak hoş karşılanmazdı.
Komşusu açken tok uyumak ise insanlığa yakışmayan bir davranış kabul edilirdi.
Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan Türk kültüründe kurban; Allah’a yakınlaşmanın yanında, insanın insana yaklaşması anlamına gelirdi.
Bu yüzden kurban eti üçe ayrılırdı…
Bir bölümü ihtiyaç sahiplerine…
Bir bölümü akraba ve komşulara…
Kalan kısmı ise ev halkına bırakılırdı.
Çünkü eski Türk-İslam anlayışında kurban kesmek kadar, dağıtmak da önemliydi.
İşte bu yüzden eski bayramların kokusu bile farklıydı.
Her kapı çalınırdı.
Her sofrada bir misafir olurdu.
Her çocuk bayram harçlığı beklerdi.
Ve hiçbir yaşlı yalnız bırakılmazdı.
Selçuklu kervansaraylarından Osmanlı imaretlerine kadar uzanan gelenekte bayram günleri büyük kazanlar kaynar, yoksullara sıcak yemekler dağıtılırdı.
Çünkü Türk-İslam medeniyetinde bayramın bereketi; yalnız zengin sofralarında değil, garibin duasında aranırdı.
Bugün ise başka bir bayram anlayışıyla karşı karşıyayız.
Kurban etleri artık büyük ölçüde derin donduruculara kaldırılıyor.
Paylaşmanın yerini biriktirme telaşı alıyor.
Bayram ziyaretleri kısa telefon mesajlarına dönüşüyor.
Daha acısı…
Aynı şehirde yaşayan kardeşler bile birbirine yabancılaşıyor.
Eskiden bayram sabahı baba ocağına gitmeyen evlat ayıplanırdı.
Bugün ise anne babasını ziyaret etmeye vakit bulamayan bir hayat düzeni oluştu.
Oysa eski Türk-İslam anlayışında bayram;
bir çocuğun başını okşamak,
bir yetimin gönlünü almak,
bir yaşlının duasını kazanmak demekti.
Bayramın en büyük zenginliği sofradaki et değil;
o sofranın etrafında toplanan insanlardı.
Bugün hâlâ milyonlarca insan aynı cümleyi kuruyor:
“Nerde o eski bayramlar?”
Belki de eski bayramlar kaybolmadı…
Kaybolan; paylaşmayı unutan insanlar oldu.
Çünkü Türk-İslam töresinde kurbanın özü;
kesmek değil, bölüşmekti.
Bayramın gerçek anlamı ise;
aynı sofrada oturabilmek,
aynı duaya “âmin” diyebilmekti.
Yorumlar
Kalan Karakter: