Yıllar önce katıldığım bir toplantıda üst düzey bir siyasetçinin kurduğu bir cümleyi hâlâ unutamıyorum.
"Türk mutfağı sağlıksız."
Cümle kısa sürdü.
Ama etkisi uzun sürdü.
Çünkü o gün beni rahatsız eden şey bir mutfak eleştirisi değildi.
Bir hafızanın birkaç kelimeyle geçiştirilmesiydi.
Eve dönerken uzun süre düşündüm.
Türk mutfağı gerçekten sağlıksız olabilir miydi?
Binlerce yıl boyunca farklı coğrafyalardan beslenmiş, onlarca medeniyetin bilgisini taşımış, mevsimi merkeze koymuş, fermente ürünler üretmiş, ot kültürü geliştirmiş, tahılı, bakliyatı, süt ürünlerini ve sebzeyi aynı sofrada buluşturmuş bir mutfak...
Gerçekten sağlıksız olabilir miydi?
Sonra fark ettim.
Sorun mutfakta değildi.
Sorun mutfağa bakışımızdaydı.
Çünkü uzun yıllardır bize başka mutfakları hayranlıkla anlatan bir dil kuruldu.
Yabancı olan modern sayıldı.
Uzak olan değerli görüldü.
Bizim olan ise sıradanlaştırıldı.
Oysa bugün dünyanın sağlık diye yeniden keşfettiği birçok şey Anadolu mutfağında zaten vardı.
Mevsiminde beslenmek mi?
Vardı.
Bitki temelli beslenme mi?
Vardı.
Fermente ürünler mi?
Vardı.
Atıksız mutfak mı?
Zaten vardı.
Yerel üretim mi?
Asırlardır vardı.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde insanlar bağırsak sağlığını konuşuyor.
Bizim ninelerimiz tarhanayı çoktan kurutmuştu.
Fermente ürünlerin önemini anlatıyorlar.
Bizim sofralarımızda turşu, yoğurt, kefir benzeri ürünler nesillerdir vardı.
Otların değerinden söz ediyorlar.
Ege mutfağı yüzlerce çeşit otla yaşıyordu.
Elbette Türk mutfağında ağır yemekler de vardır.
Bayram sofraları vardır.
Özel gün yemekleri vardır.
Ama hiçbir mutfak sadece bayram yemeğinden ibaret değildir.
Kimse Fransız mutfağını sadece tereyağından, İtalyan mutfağını sadece pizzadan, Amerikan mutfağını sadece hamburgerden ibaret görmez.
Peki neden Türk mutfağı söz konusu olduğunda bütün bir kültür birkaç ağır yemekle tarif edilmeye çalışılır?
Belki de asıl problem şu:
Biz kendi mutfağımızı yeterince anlatmadık.
Anlatmayınca da başkalarının tanımlarına mahkûm olduk.
Bugün Sivas'ın yayla ürünleri, Uşak'ın tarhanası, Hatay'ın zengin bitkisel mutfağı, İzmir'in otları, Muğla'nın zeytinyağlıları, Kayseri'nin tahıl ve süt kültürü, Antalya'nın yörük bilgeliği...
Bunların her biri başlı başına sağlıklı yaşamın parçası olabilecek değerler taşıyor.
Ama biz hâlâ mutfağımızı savunmak zorunda kalıyoruz.
Beni yıllar önce rahatsız eden cümle aslında buydu.
Çünkü bir ülkenin mutfağı yalnızca yemek değildir.
O toplumun kendine bakışıdır.
Bir toplum kendi sofrasını küçümsediği gün, sadece yemeklerini değil, hafızasını da küçümsemeye başlar.
Belki de artık Türk mutfağını sürekli savunmak yerine onu doğru anlatmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü mesele sağlık tartışması değil.
Mesele kimlik meselesidir.
Son Söz
Türk mutfağı kusursuz değildir.
Hiçbir mutfak kusursuz değildir.
Ama Türk mutfağı sağlıksız olarak tanımlanamayacak kadar derin, köklü ve bilgedir.
Ve belki de asıl soru şudur:
Türk mutfağı gerçekten sağlıksız mı...
Yoksa biz kendi soframızın değerini yeterince bilmiyor muyuz?
"Bir toplum kendi mutfağını küçümsediğinde, aslında kendi hikâyesini küçümsemeye başlar." 🔥
Yorumlar
Kalan Karakter: