Biz koca mutfağı alıp üç kelimeye sıkıştırıyoruz: kebap, lahmacun, döner. Ve sonra dönüp dünyaya bakıyoruz, “bizi böyle biliyorlar” diyoruz. Bizi böyle bilmiyorlar… biz kendimizi böyle anlatıyoruz.
Oysa bu toprakların mutfağı öyle birkaç tabakla geçiştirilecek bir şey değil. Bu bir liste değil. Bu bir menü değil. Bu bir hafıza. Ama biz hafızayı anlatmıyoruz. Biz sonucu anlatıyoruz. Kolay olanı seçiyoruz, hızlı olanı söylüyoruz, en bilinenle kendimizi ifade ediyoruz. Geri kalan koskoca birikim ise sessizleşiyor.
Sabahın erken saatleri… Ev daha tam uyanmamış ama mutfak uyanmış. Çayın sesi var, ocağın altı yanıyor, birinin eli hamura değmiş, bir başkası tencerenin kapağını kaldırıp bakıyor. Kimse büyük cümleler kurmuyor, kimse “şimdi bir kültür aktarımı yapıyoruz” demiyor ama tam olarak o oluyor. Çünkü bizim mutfakta yemek yapılmaz sadece… bir şey devam eder.
Bir alışkanlık devam eder. Bir hafıza devam eder. Birinin annesinden gördüğü, onun da annesinden öğrendiği şey devam eder. Kimse ölçmez ama herkes bilir. Çünkü bu mutfak tarifle değil, hatırlamayla yürür.
İşte bizim mutfak bu.
Ama biz bunu böyle anlatmıyoruz. Biz onu sadeleştiriyoruz, küçültüyoruz, anlaşılır olsun diye törpülüyoruz. Ve fark etmeden en değerli yerini kaybediyoruz.
Oysa bu mutfak tek bir şey değil ki…
Bir yerde ateşin başında sabır var. Bir yerde güneşin altında bekleyen bir bilgi var. Bir yerde yokluktan doğmuş bir çözüm var. Bir yerde bolluğun içinde kurulmuş bir denge var. Bir yerde saklamak var, bir yerde çoğaltmak, bir yerde paylaşmak…
Hepsi başka bir akıl.
Hepsi başka bir hayat.
Ama biz anlatmadıkça sadece görünen kalıyor. Ve görünmeyen her şey yavaş yavaş siliniyor.
Bugün kimse sana kurutmanın hikâyesini anlatmıyor mesela. Kimse sana bir yemeğin neden o şekilde yapıldığını söylemiyor. Sadece sonucu gösteriyoruz. Ve sonuç, hikâye olmadan eksik kalıyor.
En kötüsü de şu:
Bir gün dönüp bakıyorsun… çok tanıdık bir şey görüyorsun. Ama başka bir yerde. Başka bir isimle, başka bir hikâyeyle. Sanki ilk kez yapılmış gibi.
Ve sen diyorsun ki: “Bu bizde vardı.”
Ama sen anlatmadın.
İşte mesele tam burada başlıyor. Bu sadece yemek meselesi değil. Bu sahip çıkma meselesi. Çünkü anlatmadığın şey, senin olmaktan çıkar. Sessiz kalan her şey, bir süre sonra başkasının sesi olur.
O yüzden artık sadece yapmak yetmez. Bilmek yetmez. Anlatmak zorundayız.
Ama öyle üstünden geçerek değil… gerçekten.
Bir yemeğin neden öyle yapıldığını, hangi ihtiyaçtan doğduğunu, hangi coğrafyanın, hangi hayatın sonucu olduğunu anlatmak zorundayız. Çünkü bizim mutfak sadece “ne” değil, “neden”dir. Sadece sonuç değil, süreçtir.
- Biraz sabırdır.
- Biraz yokluktur.
- Biraz akıldır.
- Hepsi iç içedir.
- Ve bu dil kaybolursa, geri gelmez.
Bugün yapılması gereken şey aslında çok açık: Bu sofrayı küçültmeden anlatmak. Onu birkaç başlığa indirmeden, birkaç tabağa hapsetmeden… olduğu gibi, tüm katmanlarıyla, tüm hikâyesiyle ortaya koymak.
Çünkü bu mutfak sadece yemek üretmez. Kültür taşır. Ve kültür… sahip çıkılmazsa gitmez gibi görünür ama gider. Sessizce gider. Yavaş yavaş gider. Fark etmeden gider.
Ve bir gün bakarsın… sofra hâlâ durur ama hikâye artık sana ait değildir.
Sofra kurmak kolay. Yemek yapmak da.
Ama anlatmazsan…
Yarın o sofrada oturan sen olursun, anlatan başkası.
Yorumlar
Kalan Karakter: