Bu ülkede milyonlarca insan annesinin emeğiyle, o tencerenin kadim bilgisiyle büyüdü. Tan ağarmadan hamur yoğuran, gece herkes elini eteğini çektiğinde mutfağın kaosunu dindiren, bayramı bir ritüel titizliğiyle günlerce önceden inşa eden kadınlar vardı. Kimse onlara “şef” demedi; bu unvanın iktidarından mahrum bırakıldılar. Kimse alkışlamadı, kimse o emeğe bir “yıldız” iliştirmedi.
Ancak ne zaman ki mutfak, “gastronomi” adı altında bir sahneye dönüştürüldü; işte o an ışıklar yandı, kameralar odaklandı ve hiyerarşi kuruldu. Bir de baktık ki mutfak artık ceketli, diplomalı, ödüllü ve mülkiyetli bir alan.
Ve o sahnede, spotların altında çoğunlukla erkekler var.
Dürüstçe yüzleşelim:
Mutfak yüzyıllarca kadının özel alanı ve varoluş biçimiydi.
Ama ne zaman ki işin içine sermaye, prestij ve otorite girdi; mutfak bir anda “kariyer” sıfatını kazandı. Kariyerleşen her alan gibi, görünürlük arttıkça mülkiyet el değiştirdi.
Evdeki pratik “görev” sayılırken, restorandaki aynı pratik “sanat” mertebesine yükseltildi.
Kadın bin yıldır fermente etti, kuruttu, sakladı, mayaladı ve yoktan var etti. Bugün bu kadim refleksler; sürdürülebilirlik, sıfır atık (zero waste) veya artizanal üretim gibi havalı etiketlerle yeniden paketleniyor.
Annenin sezgisi “eli lezzetli” denilerek romantize ediliyor;
Şefin sezgisi “yaratıcı vizyon” denilerek kurumsallaştırılıyor.
Bir kadın yoğurt mayaladığında bu gündelik bir ev işidir; bir erkek şef probiyotik menü sunduğunda bu bir inovasyondur. Bir kadın artan yemeği dönüştürdüğünde bu tasarruftur; bir şef aynısını yaptığında bu bir mutfak felsefesidir.
Bu bir sistem hatasıdır. Değer üretmeye başlayan her alanın tarih boyunca erkeğin temsiliyetine devredilmesi tesadüf değildir. Görünürlük kazanan her emek, sistem tarafından eril bir dille yeniden tanımlanıyor.
Ev mutfağı ücretsiz ve anonimdi; profesyonel mutfak maaşlı ve markalı.
Evdeki bilgi şifahiydi; restorandaki bilgi literatür.
Bir annenin mutfağı aslında yaşayan bir ekonomidir, bir lojistik operasyondur, bir toplumsal bağ mühendisliğidir. Ama adı konmadığı için “ev içi görünmez emek” kategorisinde kaldı. Bugün gastronomi okullarında öğretilen tekniklerin kökü, o anonim kadınların ellerindedir: Dolma sarmanın geometrisi, hamur açmanın fiziği, saklama yöntemlerinin kimyası...
Şefler röportajlarında “Annemden öğrendim,” diyerek bir selam gönderiyorlar; fakat anneler o jüri koltuklarında, o stratejik masalarda yoklar.
Çünkü kamusal alan erkeğe, özel alan kadına rezerve edildi. Kamusal alan görünürdür, görünür olan değer üretir, değer üreten ise güç kazanır.
Kadının sabrı fedakârlık; erkeğin sabrı disiplin oldu.
Kadının zamanı rutin; erkeğin zamanı kariyer yatırımı sayıldı.
Bu metin bir suçlama değil, sistemin kör noktasını işaret eden bir projeksiyondur. Gastronomi bugün sadece tabak estetiği ve sunum performansına indirgenmiş durumda. Oysa gastronomiyi tanımlarken evin içindeki bilgiyi dışarıda bırakırsak, onu kökü olmayan, sadece sahnesi olan elit bir kulübe dönüştürürüz.
8 Mart haftasında ihtiyacımız olan şey pembe cümleler değil, bu yapısal adaletsizliğin dürüstçe konuşulmasıdır. Kadınların mutfaktaki varlığı bir "sevgi hikâyesi" değil; bir bilgi aktarımı, bir kültürel hafıza ve devasa bir üretim sistemidir.
Gastronomi erkek değildir ama biz onu sistemli bir şekilde erkekleştirdik. Evdeki tencerenin içindeki o devasa entelektüel birikimi sahneye taşımadıkça, gastronomi tarihi eksik yazılmaya devam edecektir.
“Kadının bilgisi sahneye çıkmadıkça, lezzet yetim kalır.”
Yorumlar
Kalan Karakter: