Anadolu’nun kadim topraklarında, vakit sadece bir sayılardan ibaret değildi; bir hikayeydi, bir nefesti, bir sırdı. Ve bu sırrın en derinlerinden biri, sofraların başında fısıldanırdı: Yemeğin zamanı olur; her lokma her saat yenmez. Modern dünya bize her an, her şeye ulaşabilme yanılsamasını sunsa da, ruhumuz ve bedenimiz, nenesinin ocak başında anlattığı masallardaki gibi, güneşe ve aya bağlı kalmak isterdi.
Eskiler, mutfağa "matbah" derdi; ama orası sadece yemek pişirilen bir yer değil, bir edep ocağıydı. Gün ağarırken, horozun ilk ötüşüyle kaynayan çorbanın buharı, toprağın uyanışına eşlik ederdi. O saatte, güneşin ilk ışıkları sofraya düşerken yenen lokma şifaydı, bereketti. Çünkü beden, güneşle birlikte uyanır, bir simyacı gibi her şeyi altına dönüştürmeye hazırdı. Vücudun ateşi yükselir, sindirim denilen o kutsal fırın en hararetli zamanlarını yaşardı.
Ama gün batıp da dağların silüeti köye indiğinde, sofralar sessizce toplanır, tencerelerin kapağı adeta bir mühürle kapatılırdı. Neden mi? Büyükler derdi ki: "Güneş battıktan sonra yenen lokma, cana yük, nefse prangadır." Gece, bedenin değil, ruhun rızıklanma vaktidir. Beden dinlenmeye çekilmeli ki, insan rüyasında hakikati bulabilsin, hücreler kendini yenileyebilsin, zihin günün yorgunluğunu atabilsin. Gece, sadece bir zaman dilimi değil, bir ibadet haliydi; bedenin oruç tuttuğu, ruhun doyduğu bir sır perdesi.
Hatırlayın o ahşap sofraları, etrafında diz çökmüş aile fertlerini. Yemeğe başlamadan önce bir tutam tuzla damağı mühürlemek, ağzı şifaya hazırlamak bir ritüeldi. Lokmalar çiğnendikçe dünya telaşı kapının dışında bırakılır, her bir lokma bir dua gibi yavaşça yutulurdu. O an, sadece karın doyurmak değil, bir şükür, bir ibadet haliydi.
Şimdilerde ise gece yarısı ışıkları yanık mutfaklarda, ayakta, telaşla, vaktini şaşırmış lokmalar yiyoruz. Vakit gece yarısını geçtiğinde mideye inen her lokma, aslında ocağın ferini söndürür. Eskilerin tabiriyle "gece yiyen, kendi ömründen yer." Çünkü gece, bedenin kendi içine dönme, yaralarını sarma vaktidir. O vakitte mideyi çalıştırmak, uyuyan bir işçiyi zorla yatağından kaldırıp çalıştırmaya benzer; bedenin değil, nefsin doyumudur bu.
Bizler, gökyüzünün ritmini unuttuğumuzdan beri, bedenimizin feryadını da duymaz olduk. Oysa her lokma bir duadır; ama doğru zamanda edilen dua makbuldür. Gece geç saatte buzdolabı ışığında yenen o zamansız lokma, şifa değil, bir sitemdir bedene. Bedenimiz bir çöplük değil, bir mabettir.
Kadim Mutfak Kuralları: Dedelerimizden Kalan Mühürlü Sırlar
Anadolu irfanında mutfak, sadece karnın doyduğu yer değil; "halin" piştiği yerdir. İşte modern dünyanın unuttuğu, beden ve ruh dengesini koruyan o kadim kurallar:
Tuzla Mühürlemek: Yemeğe bir tutam tuzla başlanır, yine tuzla bitirilirdi. Bu, ağzı şifaya hazırlayıp mideye "hazır ol, şifa geliyor" haberi vermekti.
Güneşle Mutfak Mühürlemek: Gün kararıp el ayak çekildiğinde, mutfağın ışığı söner, tencerenin kapağı kapanırdı. Gece gelen iştahın mideden değil, vesveseden geldiğine inanılırdı.
Lokmayı Saymak Değil, Tadını Almak: Yemek yerken konuşulmaz, başka işle uğraşılmazdı. Lokma ağızda ne kadar çok dönerse, ruhun o kadar doyduğuna inanılırdı. Hızlı yenen yemek "karın doyurur", yavaş yenen yemek "can beslerdi".
Acıkmadan Oturmamak, Doymadan Kalkmak: Bu, hem tıbbın hem de tasavvufun altın kuralıydı. Mideyi üç parçaya bölmek; birini yemeğe, birini suya, birini de "nefese" (boşluğa) ayırmak, bedeni bir mabet gibi ferah tutmanın tek yoluydu.
Gelin, bugün mutfağın kapısını güneşle birlikte aralayalım ve gece çökmeden o kapıyı sessizce kapatalım. Unutma; her lokma vaktine esirdir. Ve şifa, tabağın içinde değil, tabağın ne zaman önüne geldiğindedir. Çünkü gök sofrası, yer sofrasına vaktin sırrını fısıldar.
Yorumlar
Kalan Karakter: