Bazı mutfaklar sadece yemek yapmaz.
Hayatı öğretir.
Ben bunu ilk kez eski bir mutfakta anlamıştım.
Penceresi küçük, ışığı az giren, bakır tencerelerin duvarda asılı durduğu bir mutfakta…
Bir kadın vardı içeride.
Ne yaptığını izliyordum.
Bir şey hazırlıyordu ama asıl dikkatimi çeken yemek değil, hiçbir şeyi atmıyor oluşuydu.
Bir sebzenin kabuğu başka bir tencereye gidiyordu.
Bayatlayan ekmek ayrı bir yerde toplanıyordu.
Yoğurdun suyu dökülmüyor, değerlendirilmek için ayrılıyordu.
Ve bütün bunlar yapılırken kimse “atıksız mutfak” demiyordu.
Çünkü bu bir akım değildi.
Bu, hayatın ta kendisiydi.
Bugün dünyanın yeni keşfetmiş gibi anlattığı birçok şey, Anadolu mutfağında zaten vardı.
Ama bizim mutfağımızın farkı şuydu:
Biz bunu gösteriş için değil, yaşamak için yapıyorduk.
Çünkü bu topraklarda hiçbir şey kolay kazanılmazdı.
Bir ürün sofraya gelene kadar emek isterdi.
Toprak isterdi.
Zaman isterdi.
O yüzden bir şeyi çöpe atmak, sadece bir ürünü değil;
emeği çöpe atmaktı.
Eski evlerde mutfak bir üretim alanıydı.
Şimdiki gibi sadece yemek yapılan bir yer değil…
Orada hayat dönerdi.
Tarhana yazdan hazırlanırdı.
Kurutmalar asılırdı.
Kışlıklar yapılırdı.
Artan yemek başka bir yemeğe dönüşürdü.
Çünkü eski insanlar “değerlendirmeyi” biliyordu.
Bugün bolluk içinde unuttuğumuz şey tam da bu.
Bir zamanlar bir tencere günlerce yaşardı.
İlk gün ana yemek olurdu.
İkinci gün başka bir yemeğin içine girerdi.
Kalanıyla çorba yapılırdı.
Şimdi ise bir tabak artınca çöpe gidiyor.
Ve insan bazen düşünüyor:
Biz gerçekten modernleştik mi…
yoksa sadece kıymet bilmeyi mi kaybettik?
Atıksız mutfak aslında yoklukla öğrenilmiş bir zekâdır.
Ama zamanla bir kültüre dönüşmüştür.
Bir annenin mutfağında hiçbir şey “çöp” değildir.
Çünkü her şeyin başka bir ihtimali vardır.
İşte Anadolu mutfağının en büyük bilgeliği burada saklıdır:
Dönüştürmek.
Bugün sosyal medyada “yeni nesil mutfak” diye anlatılan birçok şey, aslında eski mutfakların sessiz alışkanlığıydı.
Kurutmak…
Fermente etmek…
Artanı değerlendirmek…
Mevsiminde tüketmek…
Biz bunları zaten yapıyorduk.
Ama biz isim koymadık.
Dünya koydu.
Biz yaşadık.
Dünya anlattı.
Belki de bu yüzden bugün birçok insan eski yemekleri özlüyor.
Çünkü o yemeklerin içinde sadece tat yoktu.
Bir akıl vardı.
Bir ölçü vardı.
Bir saygı vardı.
Bir tabağın tamamen bitirilmesi bile bir terbiyeydi eskiden.
“Lokmanda bereket var” denirdi.
Çünkü yemek sadece mideyi doyuran bir şey değildi.
Nimetti.
Ve nimetin kıymeti bilinirdi.
Bugün ise hızlıyız.
Çok alıyoruz.
Çok tüketiyoruz.
Ama az düşünüyoruz.
Bir şeyin sofraya gelene kadar geçirdiği yolu unutuyoruz.
Belki de bu yüzden artık yemekle bağımız zayıf.
Çünkü emekten uzaklaştıkça,
kıymetten de uzaklaşıyoruz.
Oysa Anadolu mutfağı bize başka bir şey öğretmişti:
Elindekini küçümseme.
Çünkü bazen bir kabuk başka bir yemeğin başlangıcıdır.
Bazen kalan bir lokma başka bir sofranın bereketidir.
Ve belki de atıksız mutfak tam olarak budur:
Sadece hiçbir şeyi atmamak değil…
Her şeyin değerini bilmek.
Son Söz
Bugün yeniden öğrenmeye çalıştığımız birçok şey,
aslında bu toprakların hafızasında yıllardır vardı.
Belki mesele yeni tarifler öğrenmek değil…
Eski bilgeliği yeniden hatırlamak.
“Anadolu mutfağı israf etmeyen bir mutfak değildi.
Zaten nimetin kıymetini bilen bir mutfaktı.”
Yorumlar
Kalan Karakter: