Bir gün evinize bir robot geldiğini düşünün.
Kapıdan içeri girdi. Ayakkabılıkta durdu. Salonun ortasında size baktı. Sonra bir adım attı ve babaannenizden kalan kristal kadehi devirdi.
İşte gelecek dediğimiz şey bazen böyle başlar: Ne Mars’ta koloniyle, ne yapay zekânın insanlığı ele geçirmesiyle… Bir kadehin kırılmasıyla.
Bugün, işe giderken veya hafta sonu gezmeniz için metroya bisikletinizle, scooter ile binebilirsiniz. Bunun için ek bilet ödemezsiniz. Hatta şimdi köpek benzeri robotlar var; durum onlar için de aynı. Peki, evdeki insansı robotunuzla beraber çıksanız?
Şimdilik ona da bilet istemeyecekler. Peki, bilet bile alsanız giremeyeceği yerler var mı?
Tabii ki…
Muhtemel ki abdesti olsa bile camiye almayacaklar. Müzeye de, anaokuluna, hastaneye de…
Mevzuat buna henüz hazır değil. Peki, siz hazır mısınız?
Bu ay, kuşağımızın en büyük teknolojik sıçraması hakkında yazmak istiyorum: Yapay zekâ ve onun bedeni gibi olan insansı robotlar. Ve size baştan bir itirafta bulunayım: Geleceği yazmak için herkes sizden “büyük” düşünmenizi isteyecek. Ben tam tersini rica ediyorum…
Lütfen “küçük” ve basit düşünmenizi istiyorum.
Geçtiğimiz aylarda bir hikâyeyle karşılaştım, aklımdan çıkmadı.
Viyana’da yaşayan bir tarihçi, bir yıl boyunca evinde bir insansı robotla yaşamış. Robot altmış kilo ağırlığında. Eve, dev ve siyah bir sandığın içinde geliyor. Muhtemel ki önümüzdeki yıllarda, aynı fonksiyondaki robotun ağırlığı bunun yarısı olacaktır. Çünkü daha fonksiyonel olur.
Kadın sabahın dördünde bir taksi çağırmış. Şoför, sandığı minibüsün arkasına koymak için eğilmiş, ağırlığını hissedince doğrulup yüzüne bakmış ve sormuş:
“İçinde… ceset mi var?”
Gülüyoruz. Ben de güldüm. Ama sonra düşündüm.
Çünkü bu, bilim kurgu filmlerinden bildiğimiz o parlak, beyaz, ışıltılı robot sahnesi değil. Bu; bir taksi şoförüyle, sabahın dördünde, sıradan bir sokakta geçen bir sahne. Bu, “bizim”, “hepimizin” sokağı…
Ve bana kalırsa, geleceğin gerçek yüzü tam olarak bu. Düşünsenize, arızalanmış ve tamiri imkansız robotunuza kızdınız ve onu uçurumdan atarken bir kameraya yakalandınız. Katil olmadığınızı ispat için ne kadar uğraşmanız gerekecek.
Belki içinizden “bunlar daha çok uzak” diyorsunuz. Rakamlara birlikte bakalım.
Counterpoint Research’ün verilerine göre, 2025 yılında dünyada 16 bin insansı robot aktif hale geldi. Az gibi mi geldi? Birkaç yıl önce bu sayı neredeyse sıfırdı. Sektörün bu yıl sonu büyüklüğü 4 ilâ 5 milyar dolara çıkması bekleniyor. ABI Research, içinde bulunduğumuz dönemi (2026 ve 2027’yi) bu pazarın “kırılma noktası” ilan ediyor.
Goldman Sachs, insansı robot pazarının 2035’e kadar 38 milyar dolara ulaşabileceğini öngörüyor. Morgan Stanley ise daha uzun vadede, 2050’de 1 milyardan fazla insansı robotun kullanımda olabileceği ve pazarın 5 trilyon dolara yaklaşabileceği çok daha iddialı bir senaryo çiziyor. Bu tahminler kesin gelecek değil; ama sermayenin, sanayinin ve teknoloji şirketlerinin hangi yöne baktığını gösteren güçlü işaret fişekleri.
Ve bir de fiyatlar var. Çinli Unitree’nin G1 modeli, internet vitrininde 13 bin 500 dolar. Orta sınıf bir otomobilden ucuz. Amerikalı 1X şirketinin “Neo” adlı ev robotu, bu yılın sonunda ilk evlere giriyor: 20 bin dolara satın alabilir ya da ayda 499 dolara kiralayabilirsiniz. Yemesi, içmesi, harcaması, sosyal güvenlik sigortası olan yabancı uyruklu bir hizmetçiye göre çok makul bir kira bedeli…
Dikkatinizi çekmek istediğim asıl şey şu: Elon Musk da, Figure’ın kurucusu Brett Adcock da, 1X’in patronu Bernt Børnich de aynı cümleyi kuruyorlar. Diyorlar ki, robotların en büyük pazarı fabrika değil “ev” olacak.
Yani bu makineler bir laboratuvara değil, bir oturma odasına geliyor. Sizin oturma odanıza.
O yüzden soru artık “olacak mı” değil. Soru şu: O robot mutfağınıza girdiği gün, hayatınız tam olarak nasıl değişecek?
Hemen aklıma gelen beş küçük dersi not ediyorum:
İşte burada o Viyanalı tarihçinin bir yıllık deneyimi paha biçilmez. Çünkü o, hepimizin sorması gereken soruları kendi evinde yaşayarak buldu. Ve dikkat edin — hiçbiri görkemli değil. Hepsi sıkıcı derecede pratik.
Birinci ders: Evinizi “robota dayanıklı” hale getirmeniz gerekiyor.
Çoğu robotun lazerli, lidarlı tarama sistemi var, “engelden kaçınma” özelliği var. Kulağa harika geliyor değil mi? Ama o robot evde yürürken, koşarken, kollarını sallarken kadının en sevdiği çay fincanını, vazolarını ve neredeyse bütün şarap kadehlerini kırmış.
Kadın sigorta şirketini aramış. “Evime bir robot taşıdım, poliçemi genişletmek istiyorum” demiş. Karşıdaki temsilci, şaka sanıp telefonu kapatmış.
Şimdi gülmeyi bırakıp birlikte düşünelim. Robot bir vazoyu devirdiğinde kim sorumlu? Onun sahibi olan siz mi? Onu programlayan şirket mi? O an ona komut veren misafiriniz mi?
Bu basit bir soru gibi duruyor. Ama altında koca bir boşluk var: Sektör raporları açıkça yazıyor; sigorta şirketlerinin elinde “insansı robot riski” diye bir veri yok. Robotunuzu sigortalatamıyorsunuz. Çünkü kimse onun ne kadar riskli olduğunu henüz bilmiyor.
İkinci ders: Bir robotla şehirde dolaşmak gerçekten zor.
İyi bir yardımcınız olan robotu, bir yere götürmek istiyorsunuz. İstanbul’un taksicileri ile muhatap olmanızı istemem. Sizi iyi tanıyan ve meraklı bir Uber’i şimdiden rezerve edin. Tramvay mı, metro mu? Robotun bacakları var, yürür, oturur. Ama ya kondüktör gelirse, robotun bir bilete ihtiyacı var mı?
Hadi diyelim, ulaşım kartı alacaksınız… Toplu taşıma idaresine gidip, robotunuz için yıllık kart istiyorsunuz. İdare “ikamet belgesi” ister. Robotu eve resmî olarak kaydettirmek için il idaresine gidin, kapıdan kovacaklardır. Emniyete gidin, hakkınızda soruşturma açacaklardır… Art niyet aramayın, mevzuat efendim…
Onları suçlamıyorum. Ama eğer bu robotlar hayatımıza yardım edecekse, ara sıra bizimle dışarı çıkmaları gerekecek. Mağazaya koşmaları, bir şey taşımaları, bize eşlik etmeleri gerekecek. Bunun bir yolunu bulmamız lazım.
Üçüncü ders ve bu en naziği: Robotlar her yerde hoş karşılanmıyor.
Pek çok arkadaşınız, sizi davet ederken, “partime mutlaka getir” diyecektir. Bazıları sabah mesaj atıp “bugün getirmesen olur” diyebilir. Muhtemel ki ortamda mahrem bir durum var. Mesela, üniversitenin öğretim üyesi odalarında robot istenmiyor. Yeni yürümeye başlayan çocukların yanında da istenmiyor. İbadethaneye sokulmadığını söylememe gerek yok.
Ve işte beni en çok etkileyen kısım: Bu kuralların hiçbiri yasalarda yazmıyor. Bunlar mahallenin, ailenin, topluluğun sessizce ürettiği görgü kuralları.
Herkes teknolojiye sevdalıdır; yine de yasalar, yönetmelikler daima arkadan gelir.
Tıpkı cep telefonu hayatımıza girdiğinde olduğu gibi. Hatırlayın; bir restoranda yüksek sesle telefonla konuşmanın ayıp olduğunu bize hangi kanun öğretti? Hiçbiri. Biz öğrendik. Birbirimize baka baka, deneye yanıla.
Dördüncü ders: Robotunuzu işe gönderebilirsiniz.
Robot talimatlarla yönlendirilir. Evin bütün işlerini yapabiliyorsa, bir cafede, markette veya kuaförde niye çalışmasın. Ve işte o büyük, o korkutucu cümle: “Robotlar işlerimizi alacak.”
Belki. Ama bunu felaket çığlığıyla tartışmak kolay. Asıl akıllıca soru şu: Robotun ürettiği değeri nasıl vergilendireceğiz? Sadece satışını mı, yoksa kattığı katma değeri mi? Bu parayı bugünkü sosyal güvenlik sistemine mi aktaracağız, yoksa herkese temel gelir olarak mı dağıtacağız?
Felaket tellallığı kolaydır. Zor olan, finansal sistemimizi yeniden kurmaktır.
Beşinci ders: Robotlar, içimizdeki en iyiyi de en kötüyü de ortaya çıkarıyor.
Bir gün meydanda bir anne, çocuklarını robota yaklaştırıp soru sordurmuş. Çocuklar sormuş: “Robotla çalışmak istiyorsam okulda ne okumalıyım?”
Ertesi gün yaşlı bir adam gelip robotun kolunu tutup sallamaya başlamış. Sahibi “ne yapıyorsunuz?” diye sorunca da, “eski moda sağlam bir el sıkışmaydı işte” demiş.
İnsan, insan…
Ve size kimsenin söylemediği ve o güzel hikâyede geçmeyen, ama bence hepsinden önemli bir ayrıntıyı yazacağım:
Eve girecek o robotun bir “küçük yazısı” var. Robot bir işi tek başına beceremezse, uzaktan bir “robot uzmanı” devreye girip onu yönetiyor.
Bir an durup bunu düşünün. Salonunuzda dolaşan o sevimli makineyi, belki de kilometrelerce uzaktaki bir yabancı kumanda ediyor olabilir. Sizi görüyor. Sizi duyuyor. Evinizin içinde.
İşte robotla yaşamak hayatımızı asıl burada değiştiriyor. Bulaşığı o yıkıyor diye değil. “Mahremiyetin tarifi değiştiği için”.
Eve konfor için aldığınız bir makine, evinizin içini bir yabancıya açan bir pencereye dönüşebilir. Ve bu soru “evimde kim, neyi görebilir?” hiçbir bilim kurgu filminin bize sormayı öğretmediği bir soru.
Konu yeni teknoloji ise, yazılacaklar, konuşulacaklar bitmez…
O robot bir gün evinize girecek. Bundan kaçış yok. Bulaşığı yıkayacak, çamaşırı katlayacak, belki yaşlanan annenize ilacını hatırlatacak.
Ama o robot eşikten içeri adımını attığı an, size aslında bir soru soracak. Sizinle ilgili bir soru:
Neyi makineye devredersin ve neyi asla?
Hangi işi seve seve bırakırsın? Ve hangi anı hiçbir makineye, hiç kimseye bırakmazsın? Çocuğuna masal okumayı. Annenin elini tutmayı. Bir dostla kurulan sofranın o ilk kadehini, beraber televizyon izlemeyi…
Robotu eve almak teknik bir karar değil. Bu, kendimize dair bir karar.
Geleceği korkunun ya da heyecanın gürültüsüne teslim etmeyelim. O tartışmaları somut, küçük, insani sorulara indirgeyelim. Çünkü gerçek orada.
Ve bir dahaki sefere biri size gelip “robot kıyameti” üzerine uzun bir nutuk çekerse, ona gülümseyin. Sakin sakin dönüp şunu sorun:
Peki sence robotun tramvayda bir bilete ihtiyacı var mı?
Çok kısa bir süre sonra gerçeklerle yapay zekanın yarattıkları birbirine karışacak ve çok ciddi bir güvensizlik ortamı oluşturacak veya gereksiz güvenden başımıza gelmeyen kalmayacak.
Sırf bu yüzden sevdiklerinizle aranızda bir parolanız olmalı ama bu parolayı da bir kağıt üzerine kurşun kalemle yazıp yüksek sesle söylememelisiniz.
Neticede her an her saniye elinizdeki telefonlar, bilgisayarlar tarafından dinleniyorsunuz.
İnsanlık robotlarla yaşamayı, robotlardan önce öğrenmek zorunda.
Çünkü mesele robotun bize benzemesi değil. Mesele bizim, robotlu bir dünyada hâlâ insana benzemeye devam edip etmeyeceğimiz.
Ve bir gün İstanbul’da, Kadıköy’den Eminönü’ne vapura binerken yanınızda bir robot görürseniz şaşırmayın.
Asıl soru şu olacak: Martılara simit atmasına izin verecek miyiz?
Yorumlar
Kalan Karakter: