Bir üniversitenin kapısını düşünün…
Sabahın erken saatleri. Gençler kampüse giriyor. Kimi elinde kahveyle, kimi kulaklığında müzikle, kimi hâlâ uykulu, kimi büyük bir hayalin kenarından tutunmuş gibi… Biri mühendislik binasına yürüyor. Biri edebiyat fakültesine. Biri ziraat fakültesinin eski taş merdivenlerinden çıkıyor. Biri işletme amfisinde kendisine iyi bir gelecek kurulacağını sanıyor.
Ve o kapının önünde artık yeni bir misafir var.
Bir robot.
Ama bu robot bilimkurgu filmlerindeki gibi metalik, soğuk, tehditkâr bir yaratık değil. Daha sessiz, daha gündelik, daha sinsi bir varlık. Bazen bir yazılım olarak geliyor. Bazen bir fabrika kolu olarak. Bazen bir tarım robotu. Bazen bir finans algoritması. Bazen ameliyathanede doktorun yanında duran bir karar destek sistemi. Bazen de öğrencinin ödevini, öğretmenin notunu, şirketin raporunu, gazetecinin haberini, çiftçinin ürün planını etkileyen görünmez bir akıl.
Şimdi size sorum şu:
O robot üniversitenin kapısına geldiğinde, biz kapıyı kapatacak mıyız?
Elbette hayır.
Ama asıl soru şu: Kapıyı açarken içerideki kütüphaneyi, şiiri, felsefeyi, tarihi, toprağı, vicdanı ve insanın düşünme kapasitesini de koruyabilecek miyiz?
Çünkü bugün konuşacağımız mesele yalnızca yapay zekâ değil. Yalnızca robotik değil. Yalnızca Çin’in üniversite reformu değil. Asıl mesele şu: Bir ülke, geleceğe hazırlanırken sadece meslek mi yetiştirir, yoksa insan mı yetiştirir?
Geçtiğimiz aylarda Çin’den çok çarpıcı bir haber geldi. Çin, sadece son beş yılda bir ülke, tam 12.200 üniversite bölümünü tek bir kalemle haritadan silmişti. Evet, yanlış duymadınız, 12 bin 200 lisans programı bir gecede kapatıldı. Binlerce lisans programını iptal ediyor veya askıya alıyor; buna karşılık yapay zekâ, gelecek robotikleri, beyin-makine teknolojileri, tarım robotikleri, dijital finans, biyoüretim ve fiziksel dünyada çalışan yapay zekâ sistemleri gibi yeni alanlar açıyor.
İlk bakışta bu haber bize şunu düşündürebilir: “Çin yine hızlı davrandı. Eski bölümleri kapatıyor, yeni teknolojik bölümler açıyor.”
Fakat ben bu haberin bundan çok daha derin olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bir ülke üniversitesinde hangi bölümü açıyorsa, aslında gelecekte hangi insan tipine ihtiyaç duyduğunu ilan eder. Hangi bölümü kapatıyorsa, neyi artık yeterince gerekli görmediğini de söyler.
Çin’in yeni insan kaynağı vizyonuyla ilgili yasal bir düzenlemede de bulundu: Çin’in Mart 2026’da yürürlüğe koyduğu 15. Beş Yıllık Plan sıradan bir ekonomik paket değil. O, anayasal çerçevesi çizilmiş, yapay zekâ ve robotiği ulusal büyümenin motoru yapan acımasız bir "insan kaynağı fabrikası" tasarımı. Bu tasarımın arkasında, iş dünyasının kılcal damarlarını hisseden keskin bir sezgi ve soğuk bir veri ciddiyeti var.
Çinli teknoloji devleri Alibaba ve Baidu’da son dönemde devasa işten çıkarmalar yaşandı. Çin işgücü piyasası bu sürece çok kibar, bir o kadar da ürkütücü bir isim veriyor: "Youhua". Yani optimizasyon. Yapay zekâ eliyle insanın işten arındırılması.
İşte bu "Youhua" fırtınasının ortasında, Çin Eğitim Bakanlığı yabancı dilleri, sanatı, geleneksel işletme bölümlerini hoyratça budarken, yerine yepyeni ve elit bir alan inşa etti: Fiziksel Yapay Zekâ (Embodied Intelligence).
Yapay zekâyı ekranların arkasındaki bir sohbet robotu olmaktan çıkarıp, fiziksel dünyada iş yapan otonom donanımlara, robotik gövdelere aktarma projesi bu. Tüm ülkede sadece 9 üniversiteye bu programı açma izni verildi. Kontenjanlar yalnızca 30 ila 60 öğrenciyle sınırlı. Ama bu sınırlı koridora giren genç araştırma yeteneklerine vaat edilen yıllık başlangıç ücretinin taban sınırı ne kadar biliyor musunuz?
Tam 15 milyon yuan!
Bu muazzam bir sermaye ve güç konsantrasyonudur. Çin, ülkenin batısındaki güneş ve rüzgâr tarlalarıyla devasa veri merkezlerini besliyor. Amerika’daki eyaletlerin çoğundan daha düşük elektrik maliyetiyle kendi Büyük Dil Modellerini çalıştırıyor; "Openclaw" gibi açık kaynaklı sistemlerle yapay zekâyı ucuzlatıp kitleselleştiriyor.
Eğitimi doğrudan otonom üretim rejimine entegre ediyor.
Üniversite katalogları, bazen anayasalardan daha dürüst metinlerdir. Çünkü orada bir ülkenin gelecek tahayyülü görünür. Hangi bilgiye yatırım yapıyor? Hangi beceriyi stratejik görüyor? Hangi alanı ihmal ediyor? Hangi insanı çoğaltmak istiyor?
Çin bugün bize şunu söylüyor: “Ben geleceği ekranda çalışan yapay zekâda değil, fiziksel dünyada çalışan yapay zekâda görüyorum. Ben yapay zekâyı yalnızca sohbet robotu olarak değil; fabrika, tarım, sağlık, finans, savunma, lojistik ve şehir altyapısına inen yeni bir üretim gücü olarak okuyorum.”
Yani Çin’in yaptığı şey basit bir eğitim düzenlemesi değil. Bu, sanayi politikasıdır. Bu, genç istihdamı politikasıdır. Bu, teknoloji egemenliği politikasıdır. Bu, aynı zamanda bir medeniyet politikasıdır.
Çünkü üniversite, geleceğin insanını tarif eden en önemli kurumdur.
Şimdi bu dönüşüme biraz yakından bakalım.
Çin neden böyle sert davranıyor?
Birinci sebep: Yapay zekâ yarışında geri kalmak istemiyor.
İkinci sebep: Milyonlarca genç mezuna iş alanı yaratmak zorunda.
Üçüncü sebep: Eski büyüme modelinin sınırlarına geldiğini görüyor.
Düşünün. Bir yanda ABD ile yapay zekâ, çip, robotik ve kuantum yarışındasınız. Bir yanda üniversite mezunu gençler iş arıyor. Bir yanda da gayrimenkul, ucuz emek ve geleneksel ihracata dayalı büyüme modeliniz eskisi kadar güçlü çalışmıyor. Böyle bir tabloda üniversiteyi eski müfredatla bırakamazsınız.
Çin de bırakmıyor.
Programları yeniden düzenliyor. Yeni bölümler açıyor. Bazı alanları küçültüyor. Bazı alanları stratejik merkez haline getiriyor. Gelecek robotikleri diyor. Beyin-makine arayüzleri diyor. Tarım robotikleri diyor. Biyoüretim diyor. Dijital finans diyor. Embodied intelligence diyor; yani yapay zekânın bir bedene, bir kola, bir sensöre, bir robota, bir makineye kavuşması.
Bu kavramı Türkçeye şöyle çevirebiliriz: “Bedenlenmiş yapay zekâ.” Çok önemli bir kavram.
Çünkü bugüne kadar yapay zekâyı çoğunlukla konuşan bir varlık gibi gördük. Soru soruyorduk, cevap veriyordu. Metin yazıyordu. Görsel üretiyordu. Kod yazıyordu. Ama şimdi yapay zekâ artık sadece konuşmayacak; yürüyecek, tutacak, taşıyacak, ölçecek, biçecek, ayıklayacak, ameliyat destekleyecek, üretim hattını yönetecek, tarlaya girecek.
Akla gelen her şeyi yapan robotlar var karşımızda o yüzden onlarla paralel hareket etmeyi öğrenmek durumundayız arızalarını giderecek bir yöntem, bize bağlı kalacak başka bir yöntem, onları bizim hayatımıza adapte edecek bambaşka yöntemler bulmamız lazım.
Yapay zekâ ekrandan çıkıyor… Dünyaya iniyor… Ve dünya onun gelişine hazır değil.
Ama burada büyük bir tuzak var.
Eğer bu tartışmayı sadece “hangi bölüm kapanacak, hangi bölüm açılacak” diye konuşursak meseleyi küçültürüz. Asıl tartışma şu: Yapay zekâ çağında üniversite yalnızca iş piyasasına eleman mı yetiştirecek, yoksa insanın düşünme, üretme, eleştirme, hayal kurma ve ahlaki karar verme kapasitesini de koruyacak mı?
Ben bu soruya altı mercekle bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Birinci mercek: veri ciddiyeti.
Dünya Ekonomik Forumu’nun projeksiyonlarına göre 2030’a kadar işlerin önemli bir bölümü dönüşüm baskısı altında kalacak. Kafa karışıklığı olacak. Kafa karışıklığı çaresizlikten kötüdür. Bazı işler ortadan kalkacak, yeni roller doğacak, milyonlarca insan yeniden beceri kazanmak zorunda kalacak. Bu tablo bize şunu söylüyor: “Eski diploma düzeni artık güvenli liman değil.”
Eskiden aileler çocuklarına şunu söylerdi: “Oku, diplomanı al, hayatın kurtulsun.”
Bugün bu cümle artık tek başına yetmiyor.
Çünkü diploma var ama beceri eksik… Mezun var ama iş yok… Kontenjan var ama kalite tartışmalı. Üniversite var ama sanayiyle bağı zayıf... Genç var ama gelecek duygusu kırık…
Türkiye bu cümleyi çok iyi biliyor.
Bizde üniversite diploması uzun süre sınıf atlama rüyasıydı. Anadolu’da bir çocuğun üniversite kazanması, sadece onun değil, bütün ailenin kaderini değiştirme umuduydu. Evin salonunda diploma, bazen tapudan daha kıymetli bir belge gibi dururdu. Çünkü o diploma, “Bizim çocuk kurtuldu” demekti.
Ama bugün gençler bize başka bir şey söylüyor: “Ben okudum ama kurtulamadım.”
İşte yine, Türkiye’nin en ağır sosyal cümlelerinden biri ile karşı karşıya kaldık.
O yüzden Çin’in reformunu dış haber gibi okuyamayız. Bu haber bizim de kapımızı çalıyor. Çünkü Türkiye’de de genç işsizliği var. Üniversite mezunu işsizliği var. Kontenjan-meslek uyumsuzluğu var. Sanayinin aradığı beceriyle üniversitenin verdiği eğitim arasında açıklık var.
İşte bu yüzden veriye bakmak zorundayız. Hangi bölümden kaç kişi mezun oluyor? Kaçı iş buluyor? Hangi ücretle başlıyor? Hangi sektörlerde çalışıyor? Bölüm gerçekten topluma değer üretiyor mu? Yoksa sadece diplomalı hayal kırıklığı mı üretiyor?
Veri bize acımasız olabilir. Ama iyi politika acımasız veriyi insani karara dönüştürme sanatıdır.
İkinci mercek: denge duygusu.
Burada iki uç var...
Birinci uç şunu söylüyor: “Piyasa ne istiyorsa üniversite onu yetiştirsin.”
Bu tehlikeli bir cümledir. Çünkü piyasa çoğu zaman bugünün acil ihtiyacını görür. Üniversite ise yarının insanını yetiştirmelidir. Bugün bir yazılım dili çok değerlidir, yarın değişir. Bugün bir platform popülerdir, yarın kapanır. Bugün bir meslek yükselir, yarın otomasyona yenilir.
Üniversite, şirketlerin kısa vadeli insan kaynağı deposu olamaz.
Ama ikinci uç da yanlıştır. O da şunu söyler: “Üniversite piyasadan tamamen bağımsız kalsın. Eski bölümler, eski müfredatlar, eski kürsüler aynen devam etsin.”
Bu da gençlere haksızlıktır. Çünkü iş dünyasının, teknolojinin, üretimin ve toplumun dönüştüğü bir çağda üniversite eski vitriniyle kalamaz. Kütüphaneyi korumak başka şeydir, tozlu rafları kutsamak başka şey.
O yüzden bizim ihtiyacımız olan şey, piyasaya teslim olmayan ama piyasadan habersiz de kalmayan üniversitedir.
Ben buna “çift kanatlı üniversite” diyorum.
Bir kanadı beceri ise, diğer kanadı düşünce… Bir kanadı teknoloji ise diğer kanadı kültür... Bir kanadı iş dünyası ise diğer kanadı insanlık… Tek kanatla uçulmaz.
Üçüncü mercek: kavram kuruculuğu.
Türkiye’nin bu tartışmada sadece “hangi bölümleri açalım?” sorusuyla yetinmemesi gerekir. Bizim yeni kavramlara ihtiyacımız var.
Ben bu bağlamda iki kavram öneriyorum.
Birincisi: “Misyon Üniversiteleri.”
Misyon Üniversitesi, yalnızca bir şehirde kurulmuş, bölümleri yan yana dizilmiş klasik üniversite değildir. Misyon Üniversitesi, ülkenin büyük bir meselesini kendisine görev edinmiş üniversitedir.
Mesela bir üniversite tarım robotikleri, gıda güvenliği ve su verimliliği misyonunu üstlenebilir. Bir başkası deprem teknolojileri ve dirençli şehirleri. Biri dijital finans ve regülasyon teknolojilerini. Biri sağlık biyoteknolojisi ve yaşlı bakım ekonomisini. Biri savunma, havacılık ve otonom sistemleri. Biri yaratıcı endüstriler, kültürel yapay zekâ ve dijital medya alanını.
Bu, bütün üniversitelerin her şeyi yapmaya çalıştığı eski modelden farklıdır. Çünkü her şeyi yapmaya çalışan üniversite çoğu zaman hiçbir şeyi derin yapamaz.
Türkiye’nin coğrafyası da bu modele çok uygundur.
Konya, Şanlıurfa, Adana, Tekirdağ ve Bursa tarım teknolojileri ve gıda inovasyonu için doğal merkezler olabilir. Kocaeli, Sakarya, Bursa ve Eskişehir ileri imalat, otomasyon ve robotik için güçlü zemin sunabilir. İstanbul, Ankara ve İzmir dijital finans, kültür ekonomisi, sağlık teknolojileri ve yapay zekâ için doğal laboratuvarlardır. Gaziantep, Kayseri, Denizli ve Kahramanmaraş üretim, ihracat, tasarım ve veri analitiğini birleştirebilir.
Mesele şu: Üniversite bulunduğu şehrin ekonomisine, üretim kültürüne, toplumsal ihtiyacına ve gelecek potansiyeline bağlanmalı.
Üniversite şehirden kopuk bir kampüs değil; şehrin aklı olmalı.
İkinci kavramım ise şu: “Medeniyet Müfredatı.”
Bu biraz iddialı bir ifade gibi gelebilir. Ama özellikle kullanıyorum.
Çünkü bugünün sorusu sadece “hangi becerileri öğretelim?” sorusu değildir. Bugünün sorusu şudur: “Nasıl bir insan yetiştirelim?”
Medeniyet Müfredatı, robotik kolun yanına vicdanı koyar. Algoritmanın yanına adaleti. Verinin yanına hikâyeyi. Finansın yanına ahlakı. Tarım teknolojisinin yanına toprağın bilgisini. Yapay zekânın yanına insan zekâsını.
Eğer bunu yapamazsak, teknolojik olarak güçlü ama insani olarak yoksul bir gelecek inşa ederiz.
Dördüncü mercek: iş dünyası sezgisi.
Bugün şirketlere sorun. “Nasıl mezun istiyorsunuz?” diye.
Size sadece “kod bilen” demezler. Çünkü kodu yapay zekâ da yazmaya başladı. Sadece “veri bilen” de demezler. Çünkü veri araçları da otomatikleşiyor. Şirketler artık şunu istiyor: problemi anlayan, müşteriyi okuyan, ekip içinde çalışan, belirsizlikte karar alabilen, etik sınırları görebilen, teknolojiyi kendi sektörüne uygulayabilen insanlar.
Yani geleceğin mezunu sadece teknik kişi değildir.
Geleceğin mezunu hibrit insandır.
Ziraatı bilen ama sensör verisini okuyabilen ziraatçı. Hukuku bilen ama algoritmik karar sistemlerini anlayan hukukçu. Edebiyat bilen ama yapay zekânın dil üretimini sorgulayabilen kültür insanı. Finans bilen ama veri etiğini ihmal etmeyen yönetici. Gazetecilik bilen ama dezenformasyonla mücadele araçlarını kullanabilen editör. Gıda bilen ama biyoüretim ve izlenebilirlik teknolojilerini okuyabilen uzman.
Gelecek, tek meslekli insanlardan çok, kesişim alanlarında çalışan insanları ödüllendirecek.
Bu yüzden üniversitenin yapması gereken şey, öğrenciye yalnızca bir bölüm vermek değil, bir yön bulma kabiliyeti kazandırmaktır.
Çünkü meslekler değişebilir… Ama yön bulma kabiliyeti kalır.
Beşinci mercek: metafor.
Ben üniversiteyi artık eski bir tren istasyonu gibi düşünmememiz gerektiğine inanıyorum.
Eskiden öğrenci bir hatta binerdi. Hukuk hattı... Tıp hattı... Mühendislik hattı... İşletme hattı... Edebiyat hattı… Raylar belliydi, duraklar belliydi, varış noktası belliydi.
Bugünün dünyası ise tren hattı değil; karmaşık bir ekosistem.
Bir genç ziraatten veriye, veriden robotiğe, robotikten girişimciliğe, girişimcilikten ihracata, ihracattan sürdürülebilirliğe geçebilir. Başka bir genç edebiyattan oyun tasarımına, oradan kültürel yapay zekâya, oradan marka anlatısına gidebilir. Bir başkası hukuktan yapay zekâ etiğine, oradan regülasyon teknolojilerine, oradan dijital finans dünyasına bağlanabilir.
Raylı sistem bitti.
Patika sistemi başladı.
Üniversite, gençlere tek bir ray değil; sağlam bir pusula, iyi bir harita ve gerektiğinde yeni yol açma cesareti vermelidir.
Altıncı mercek: ahlaki berraklık.
Bu bence en önemlisi.
Çünkü yapay zekâ çağının en büyük riski, makinelerin akıllanması değil; insanların düşünme zahmetinden vazgeçmesidir.
Eğer üniversiteleri sadece “piyasaya daha hızlı eleman yetiştirelim” diye yeniden kurarsak, gençleri algoritmanın yedek parçasına indirgeriz. Onlara meslek veririz ama anlam veremeyiz. Beceri veririz ama vicdan veremeyiz. Hız veririz ama yön veremeyiz.
Oysa sanat, dil, tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji, edebiyat ve iletişim bu çağda lüks değildir. Bunlar toplumun bağışıklık sistemidir.
Sahte videoyu ayırt etmek için görsel kültür gerekir. Manipülatif dili çözmek için edebiyat ve dil bilinci gerekir. Yapay zekânın ürettiği ayrımcılığı fark etmek için sosyoloji gerekir. Verinin adaletle ilişkisini kurmak için felsefe gerekir. Teknolojinin iktidar ilişkilerini anlamak için tarih gerekir. İnsan davranışını okumak için psikoloji gerekir.
Bu yüzden beşerî bilimleri savunmanın yolu onları cam fanusa koymak değildir. Onları teknoloji çağında yeniden kurmaktır.
Felsefe, yapay zekâ etiğiyle buluşmalı… Edebiyat, anlatı tasarımı ve dil teknolojileriyle buluşmalı…Tarih, veri tabanlı hafıza çalışmalarıyla buluşmalı… Sosyoloji, algoritmik toplum analizine açılmalı… İletişim, dezenformasyon ve medya teknolojileriyle birleşmeli… Sanat, yaratıcı endüstriler ve yapay zekâ üretimiyle yeni bir ufuk kazanmalı.
Yani mesele beşerî bilimleri korumak değildir. Mesele onları yeniden güçlendirmektir.
Şimdi gelelim Türkiye’ye.
Türkiye Çin gibi merkezi ve dev ölçekli bir eğitim reformu yapmayabilir. Belki yapmamalı da. Çünkü bizim tarihimiz, kurumlarımız, sanayi yapımız, üniversite geleneğimiz ve siyasi kültürümüz farklı.
Ama Türkiye’nin Çin’den öğrenebileceği çok önemli bir şey var: Cesaret.
Bizim de üniversite sistemimizi açık yüreklilikle konuşmamız gerekiyor. Hangi bölümler gerçekten gelecek üretiyor?.. Hangi programlar gençleri oyalıyor?.. Hangi kontenjanlar sosyal beklentiler uğruna tutuluyor?.. Hangi alanlarda çok mezun veriyor ama az beceri kazandırıyoruz?.. Hangi üniversiteler bulundukları şehre ve sanayiye gerçek katkı sunuyor?.. Hangi fakülteler sadece tabela olarak yaşıyor?
Bu soruları sormadan reform olmaz.
Ama bu soruları sorarken insafı da elden bırakmamalıyız. Bir bölümü kapatmak kolaydır. Bir bilim alanını dönüştürmek zordur. Bir kontenjanı azaltmak kolaydır. Bir gence yeni beceri kazandırmak zordur. Bir programı “işe yaramıyor” diye yaftalamak kolaydır. Onu çağın ihtiyacına göre yeniden kurmak zordur.
Bize kolay olan değil, doğru olan gerekir.
Peki ne yapmalıyız?
- Her üniversite programı için şeffaf mezun izleme sistemi kurmalıyız. Mezun nerede çalışıyor, ne kadar sürede iş buluyor, hangi sektöre geçiyor, ne kadar ücret alıyor, işinden memnun mu, işveren mezundan memnun mu? Bunlar bilinmeden üniversite politikası yapılamaz.
- Her öğrenciye yapay zekâ okuryazarlığı kazandırmalıyız. Herkes yapay zekâ mühendisi olmayacak. Zaten dünya da bunu istemiyor. Ama herkes yapay zekâyı kullanmayı, denetlemeyi, sorgulamayı, kendi alanına uygulamayı öğrenmeli.
- Bölümleri kapatmaktan önce dönüştürmeyi denemeliyiz. Çeviri bölümü, “yapay zekâ destekli çok dilli iletişim ve kültürel arabuluculuk”a dönüşebilir. Ziraat, “akıllı tarım ve tarım robotikleri”yle güçlenebilir. İşletme, “veri temelli işletme ve yapay zekâ stratejisi”ne evrilebilir. İletişim, “dezenformasyon, doğrulama ve medya teknolojileri” alanında yeniden kurulabilir.
- Bölgesel ihtisaslaşmayı ciddiye almalıyız. Her şehirde aynı bölümleri açarak kalite üretilemez. Her üniversite kendi coğrafyasının, sanayisinin, kültürünün ve gelecekteki rekabet avantajının üniversitesi olmalı.
- Üniversite-sanayi işbirliğini kariyer günü seviyesinden çıkarmalıyız. Şirketler üniversiteye sadece sponsorluk vermemeli; gerçek problem getirmeli. Üniversiteler şirketlere sadece mezun göndermemeli; düşünce, etik, araştırma ve uzun vadeli vizyon da vermeli.
- Beşerî bilimleri teknolojiyle buluşturmalıyız. Çünkü yapay zekâ çağında en büyük farkı sadece makine kuranlar değil, makinenin insan üzerindeki etkisini anlayanlar yaratacak.
Şimdi baştaki kapıya geri dönelim. Üniversitenin kapısına gelen robot hâlâ orada duruyor.
Robota kızabiliriz… Ondan korkabiliriz... Onu yok sayabiliriz… Veya onun gelişini erteleyebiliriz...
Ama gerçek şu: O robot geldi.
Şimdi bize düşen, ona kapıyı açarken üniversitenin ruhunu kaybetmemek.
Çünkü üniversite sadece iş bulma kurumu değildir. Üniversite, insanın kendisine ve dünyaya daha derin bakmayı öğrendiği yerdir. Üniversite, insanın yalnızca geçimini değil, yönünü de bulduğu yerdir. Üniversite, toplumun hafızası, vicdanı, laboratuvarı ve hayal gücüdür.
Geleceğin ülkeleri yalnızca daha çok mühendis yetiştirenler olmayacak. Geleceğin ülkeleri; mühendisini insan bilimleriyle, sosyal bilimcisini veriyle, çiftçisini robotikle, finansçısını etikle, sanatçısını teknolojiyle, girişimcisini kültürle konuşturabilen ülkeler olacak.
Ve ben Türkiye’nin tam da burada büyük bir fırsatı olduğuna inanıyorum.
Biz bu çağda yalnızca robotik laboratuvarları kurarsak eksik kalırız.
Yalnızca eski fakülteleri savunursak yine eksik kalırız.
Bize gereken şey, insanı eksiltmeyen teknoloji üniversitesidir.
Bize gereken şey, Medeniyet Müfredatı’dır.
Yani robotun yanında insanı, algoritmanın yanında ahlakı, verinin yanında hikâyeyi, fabrikanın yanında toprağı, kodun yanında vicdanı, hızın yanında derinliği koruyan yeni bir yükseköğretim anlayışı.
Bir gün çocuklarımız bize şunu sorabilir: “Siz yapay zekâ geldiğinde ne yaptınız?”
Bu soruya vereceğimiz cevap şu olmamalı: “Biz bazı bölümleri kapattık, bazılarını açtık.”
Bu çok küçük bir cevap olur. Daha büyük bir cevap vermeliyiz:
“Biz o çağda üniversiteyi yeniden düşündük. Sadece geleceğin mesleklerini değil, geleceğin insanını da yetiştirmeye çalıştık. Makineler akıllanırken, insanın düşünme, üretme, sevme, sorgulama ve adalet arama kapasitesini koruduk.”
Çünkü gelecek sadece teknolojik bir varış noktası değildir.
Gelecek, ahlaki bir tercihtir.
Ve üniversite, o tercihin yapıldığı en önemli yerdir.
Yorumlar
Kalan Karakter: