Bir gün torunumuz bize soracak: “Babaanne, dede, yapay zekâ geldiğinde siz ne yaptınız?”
O gün ona, “Biz kaç kişinin işini kaybedeceğini tartışıyorduk” demek istemem.
Şunu söylemek isterim: “Biz, insanlığın ortak aklıyla doğan zenginliğin, insanlığın ortak iyiliğine dönüşmesi için uğraştık.”
Malum, yapay zeka uygulamaları trilyon dolarlık değerlere ulaştı. Artık mesele yapay zekânın ne yapabileceği değil. Mesele şu: ürettiği zenginlik kime kalacak? Birkaç teknoloji şirketine mi, yoksa toplumun tamamına mı?
Size yapay zekânın teknik geleceğinden değil, ahlaki geleceğinden bahsetmek istiyorum. Çünkü asıl soru “Makineler ne kadar akıllı olacak?” değil. Asıl soru şu: Biz bu kadar akıllı makineler karşısında yeterince adil insanlar olabilecek miyiz?
Tarih boyunca büyük teknolojiler hep iki şey yaptı: üretimi büyüttü ve paylaşım kavgasını yeniden başlattı. Buhar makinesi üretimi büyüttü ama işçi haklarını kendiliğinden getirmedi. İnternet bilgiyi demokratikleştirdi ama serveti demokratikleştirmedi.
Şimdi yapay zekâ geliyor. Üstelik bu kez sadece kas gücüne değil, zihinsel emeğe dokunuyor. Reklam metni yazıyor, kod düzeltiyor, doktora teşhiste destek oluyor, öğrenciye rehberlik ediyor. Sanayi çağının makinesi kolumuzun yerine geçiyordu; bu kez bazen aklımızın yanına oturuyor, bazen de aklımızın yerine geçmeye aday oluyor. İşte bu yüzden bu çağın paylaşım sorusu bu kadar ağır.
Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür, sağlamdır. Challenger Uzay Mekiği dev bir mühendislik harikasıydı; ama küçük bir conta başarısız olunca felaket yaşandı.
Ekonomiler de böyledir. Yapay zekâ kod yazmayı hızlandırabilir, muhasebeyi kolaylaştırabilir. Ama toplumun zayıf halkaları yerinde duruyorsa, zincir yine kopar.
Peki zayıf halka kimdir? Yeni beceriye erişemeyen çalışan. Dijital aracı kullanamayan esnaf. Kaliteli eğitime ulaşamayan çocuk. Verisi kullanılan ama değere ortak edilmeyen vatandaş. İşte bu yüzden yapay zekâ adaleti bir teknoloji politikası değil; bir toplum sözleşmesi meselesidir.
İki sahne, durumu çok iyi anlatıyor: Birincisi Stockholm’den: fintech şirketi Klarna, yapay zekâ asistanının yüzlerce çalışanın işini yaptığını duyurdu. Büyüleyici bir verimlilik hikâyesiydi. Ama sonra şirket yeniden insan temsilcilerine dönme ihtiyacı duydu. Çünkü müşteri bazen sadece doğru cevabı değil, anlaşılmayı ister. Müşteri hizmeti bazen bilgi yönetimi değil, güven yönetimidir.
İkincisi bir çağrı merkezinden… Araştırmalar, yapay zekâ desteği alan temsilcilerin üretkenliğinin ortalama yüzde 14 arttığını, en büyük kazanımı ise en az deneyimli çalışanların sağladığını gösterdi. Demek ki yapay zekâ, doğru tasarlanırsa eşitsizliği büyüten bir makine değil, beceri farkını azaltan bir merdiven de olabilir.
Ama bir uyarı: Türkiye’de internet kullanımı çok yüksek; oysa üretken yapay zekâ kullandığını söyleyenlerin oranı hâlâ beşte bir civarında. Telefon var, bağlantı var; ama üretken kullanım sınırlı. Dijital erişim başka şeydir, dijital güç başka şey. Yeni çağın eşitsizliği, internete erişenlerle erişemeyenler arasında değil; yapay zekâyı hayatının kaldıracına dönüştürenlerle onu sadece izleyenler arasında olacak.
O halde bu zenginliği nasıl adil paylaşacağız? Kısaca üç fikrimi paylaşmak istiyorum.
Birincisi, yapay zekâ temettüsü. Bu teknolojinin hammaddesi nedir? Veri, dil, kültür, kamusal araştırma, insanlığın yüzyıllardır biriktirdiği bilgi. Öyleyse toplum sadece müşteri değil, bu zenginliğin görünmeyen ortağıdır. Doğan rantın bir kısmı topluma geri dönmeli yani çocuklar için eğitim hesabı, gençler için beceri fonu, KOBİ’ler için dönüşüm desteği olarak. Hedef herkesin aynı parayı alması değil; herkesin yeni ekonomiye katılma hakkına sahip olmasıdır.
İkincisi, evrensel temel yapay zekâ erişimi. Malum, geçen gün ABD Hükümeti, Claude’ın son versiyonunu ABD vatandaşı olmayanlara yasakladı… İleride yeni sınırlamalar da gelebilir…. Bu sebeple; her öğrencinin güvenilir bir öğrenme asistanına, her aile hekiminin bir karar destek aracına, her çiftçinin verim tahminine, her küçük işletmenin ihracat analizine eriştiği bir ülke düşünün. 20. yüzyılın refah devleti okul, hastane ve sosyal güvenlik üzerine kuruldu. 21. yüzyılın refah devleti buna bir şey daha eklemek zorunda: Yapay zekâya adil erişim.
Üçüncüsü, beceri sigortası. İşsizlik sigortamız var; ama bu çağda sadece iş kaybı değil, beceri eskimesi de risk. Muhasebeci kalır ama eski gibi çalışamaz; gazeteci kalır ama eski gibi üretemez. Bu yüzden eğitim, hayatın başında verilen bir bavul değil, hayat boyu yenilenen bir oksijen tüpü olmalı.
Şimdi biri çıkıp “Piyasa zaten çözer” diyebilir. Piyasa çok şey çözer. Ama kendisine sorulmayan ahlaki soruları çözmez. Piyasa hız ister, toplum güven ister. Piyasa verimlilik ister, insan onur ister. Bu yüzden bize sadece şirket stratejisi değil, toplum stratejisi de lazım.
Biri de “Yapay zekâ yeni işler yaratacak” diyebilir. Yaratacak. Ama bir dokuma işçisi bir gecede veri analistine dönüşmez. Geçişi yönetmezsek, teknoloji ilerlerken insanlar geride kalır. Ve geride kalan insan sadece gelirini değil, saygınlığını, gelecek duygusunu, topluma güvenini de kaybeder. Popülizm çoğu zaman teknolojinin değil, adaletsiz geçişlerin çocuğudur.
Konuşmamın başına döneyim. Torunumuz bir gün soracak: “Yapay zekâ geldiğinde siz ne yaptınız?”
Ona şunu söylemek isterim: “Biz makinelerin akıllanmasını izlemekle yetinmedik; insanlığın vicdanını da güncellemeye çalıştık. Verimliliği kutsarken insan onurunu unutmadık. Büyümeyi isterken zayıf halkayı koruduk.”
Çünkü bir toplumun medeniyet seviyesi, en güçlü teknolojisiyle değil, en zayıf halkasına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Yapay zekâ bize daha hızlı büyüme, daha iyi sağlık, daha kişisel eğitim verebilir. Ama adaleti vermez. Adaleti biz kuracağız.
O yüzden bugünün en büyük sorusu “Yapay zekâ ne zaman insan kadar zeki olacak?” değil. Asıl soru şu: Yapay zekâ insan kadar zeki olduğunda, biz insan kadar adil kalabilecek miyiz?
Yorumlar
Kalan Karakter: