“Bak benim çantam bir trilyon...”
İşte sıkıntımız tam da bu.
Günlerce televizyonlarda tartışılması, masaya yatırılıp saatlerce üzerinde derin derin konuşulması gerekirken; asla akla bile getirilmeyen bir konu bu. Halbuki o kadar önemli ve dallı budaklı ki… İnsan denen varlığın hamurunun ilk hali, sonradan şekillenmesi ve hatta şekillenememesi ile doğrudan ilgili bir durum.
Şimdi bu cümlenin her kelimesini tek tek ele alalım:
1. Neden bakayım ben senin çantana? Senin çantandan bana ne, beni ne ilgilendirir? Ama herkes böyle düşünmüyor maalesef. Gerçekten o çantayı görüp kıskanan, hayran hayran bakıp gözünü alamayan ve “Ah keşke benim olsa” diye iç geçirenler var. “Banane senin çantandan” diyemeyen bu grup ile “Bak benim çantama” diyen grup aslında aynı. İkisi de başkalarını kıskandırmaktan büyük haz duyuyor. İşte tam da burada bu patolojik haz duygusunun acilen tedavi edilmesi gereken bir duygu olduğunun altını çizmek istiyorum. Bu hazza yenik düşen kişi; kimsede olmayan çanta, ev, araba, altın, pırlanta, elmas, zümrüt, yakut, en pahalı saat ya da ayakkabı peşine düşüyor. Sırf o objeyi elde etmek için nice insanların hakkını yiyerek, başkalarının sırtına basarak, can yakarak ilerliyor. Oysa doğru olan, insana yakışan şey; gidip tedavi olmak.
2. O çantanın özelliği ne? İşlev açısından aynı görevi gören çok ucuz, hatta işportadan alınan çanta ile arasındaki fark ne? Daha mı çok eşya alıyor, daha mı fazla bölmesi var, daha mı güvenli? Hayır! Aynı taşıma kapasitesine, aynı bölmelere sahip, aynı renk ve modelde bir sürü çanta mevcut çok şükür.
3. Diyelim herkesin gözleri kamaştı. Bakışlarını senden alamadılar. Ve sen de bunu fark ettin. Bundan nasıl zevk alır insan? Başkasının sana imrenmesi, sendeki hangi yaraya merhem oluyor, hangi kompleksini kapatıyor ki bundan memnun olabiliyorsun? Bu nasıl bir hastalıklı mutluluk?
Eskiden bayramda yeni kıyafet ya da ayakkabı alınırdı da sabah onları giyip sokağa çıkmaya utanırdık. Sanki hava atıyormuşuz gibi bir hisse kapılır, giymek istemezdik. Mahalle arkadaşlarımızın belki yeni kıyafeti yoktur diye ayakkabıyı giysek üstümüz eski olsun, üstümüzü giysek ayakkabımız eski olsun isterdik. Siz ise neredeyse göze sokacaksınız; bırak utanıp sıkılmayı, zevkten adeta kendinizden geçeceksiniz. Şimdi kim bunun hastalıklı bir zevk alma yöntemi olduğunu inkâr edebilir?
Üstelik tedavisi de var çok şükür.
Düşünsenize, sırf insanları kıskandırarak bundan keyif almak uğruna ne eziyetlere katlanıyor bu insanlar. Ne tavizler veriyor, ne sonradan pişman olacakları ahlaki olmayan ya da yasa dışı yollara başvuruyorlar. Ne yüz kızartıcı tekliflere istemeye istemeye evet demek zorunda kalıyorlar. Neymiş, herkesi kıskançlıktan çatlatacakmış...
Hayır, değer mi?
Tam tersi; iyi insan, komşusu da onun gibi mutlu olsun, yüzü gülsün ister. Kendinde olanın aynısının sevdiklerinde olmasını, eğer yoksa bir şekilde paylaşmayı arzu eder. Ve bundan da ikinci bir haz alır.
Ama siz “Benim boyum senden uzun, ben senden yakışıklıyım, benim sesim senden güzel, ben daha yetenekliyim” diyerek illa bir kıyaslama, illa bir üstün olma hırsı peşindesiniz.
Oysa iyiyi, güzeli, başarılıyı, yetenekliyi herkes beğenir, ona heves eder, “Ben de öyle olsam” diye imrenir. Ama gidip onun gözünü oymaz, ona çelme takmaz, kumpas kurmaz. Tam tersi, bu imrenme kişiyi daha çok çabalamaya, daha çok gayret etmeye sevk eder. İşte doğru olan budur.
İmrenmek güzeldir. Kıskanmak ise kararında olunca güzeldir — motive edecek kadar. Bunun ötesi toksisiteye girer. Toksik hırs acilen tedavi edilmelidir.
Bu tür zavallı insanları çok uzaklarda aramaya gerek yok; burnunuzun ucunda, çevrenizde tonla örnek göreceksiniz.
Biz yine çok anlamlı bir cümle ile bu haftaki yazımıza son verelim:
“Acı duyabilen kişi canlıdır, bir başkasının acısını duyabilen ise insan.”
Yorumlar
Kalan Karakter: