Her şeyin hızla çöküşe doğru ilerlediği dünyada, şarkılar da bundan nasibini aldı. Öldürülen binlerce çocuk haberinin olağan hale geldiği, devletlerin güçsüz gördüklerine bir gece vakti bombalar yağdırmasının neredeyse doğal karşılandığı bir ortamda, ilk darbeyi müzik aldı.
Zaman çok hızlı akıyor artık; sabah kalkmamızla akşam yatmamız bir oluyor. Hiçbir şeye yetişemez olduk. Koşuyoruz, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Mutsuzuz… Bir dokun bin ah işit. Her yerde gergin yüzler, sıfırlanmış tahammüller, kavgaya hazır bedenler. Böyle olunca da yaşamın içinde müziğe ayıracak zaman kalmıyor. Önce şarkıların süresi kısaltılıyor, olmadı biraz daha kısaltılıyor. O güzelim introlar kaldırılıyor. Radyocular diyor ki: “Dinleyici ilk 15-30 saniyede sevdi sevdi, yoksa başka kanala geçiyor.” Şarkılar 4 dakikadan 3.30’a, oradan 3.00’e, şimdi de 2.45’lere indi. Neredeyse solist direkt nakaratı okuyacak ve bitecek.
Dinleyici artık “karpuzun göbeği” önüne gelsin istiyor. Şarkının nasıl yazıldığı, hangi acılardan doğduğu, nasıl bestelendiği, hangi enstrümanlarla kaydedildiği, mixing ve mastering süreçleri… Hiçbiri umurlarında değil. Onlar için önemli olan ilk on saniye. Beğenirse birkaç kez dinliyor, sonra çöp. Üstelik her ay yeni şarkı bekliyorlar sanatçıdan. Yanlış duymadınız: her ay!
Eskiden bir şarkı dile düşerdi, nakaratı dillerde pelesenk olurdu. Çocuklar sokakta hep birlikte söylerdi. Arabalar aynı şarkıyı çalardı. On yıl sonra bile hatırlanırdı. Bugün ise yok öyle bir şey. Bana “My Way” deyin, hemen söylerim. Beatles şarkılarını ezbere bilirim, Queen yıllarca dilimdedir. Ama bir gence sorun: Tanju Okan kimdir? Edip Akbayram kimdir? Neşet Ertaş kimdir? Çoğu bilmez.
Eskiden Google yoktu, YouTube yoktu, dijital sistem yoktu. Bilgisayarın adını bile “Uzay Yolu” dizisinde duymuştuk. Ama bizden elli, yüz yıl önce doğmuş sanatçıları, filozofları, yazarları bilirdik. Şimdiki gençlik ise hazırdan besleniyor. Her şey önlerine gelsin istiyorlar. Araştırmak, öğrenmek yok. Çünkü anneleri kaşıkla peşlerinde gezmiş, her istediklerini almış. Ego tavan, bencillik diz boyu. Hepsi prenses, hepsi prens. Tek kendileri var dünyada. Ne arkadaşlık bilirler, ne fedakârlık.
Bu nesille ne duygulu bir şarkı buluşabilir, ne protest bir şiir, ne derdi olan bir sinema filmi, ne de büyük bir yetenek. Anlık beğenip anlık unutuyorlar. Fast food nesli: iki ısırık, çöpe at. Ve bu sadece bizim gençlerimiz değil; bütün dünya gençliği aynı durumda. Tarihi olmayan bir ülke gibiler; uzayda bir göktaşı misali önü boş, arkası boş, sadece kendisi var.
Hayatlarında para biriktirip bir CD almışlar mı? Bir filme gitmek için olmayan imkânlarını zorlamışlar mı? Bir türküde gözlerinden yaş süzülmüş mü? Ezbere bildikleri bir eser var mı? Aşık Veysel kimdi diye sorulduğunda bön bön bakan gençlere saadetler diliyoruz.
Yorumlar
Kalan Karakter: